Fuat Sezgin
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Fuat Sezgin, 24 Ekim 1924’te Bitlis doğumlu İslam Bilimleri Tarihi araştırmacısı.Konu başlıkları
1 Hayatı
2 Ödülleri
3 Üyelikleri
4 Yayınları
5 Kaynak
Hayatı
24 Ekim 1924’te Bitlis’te doğdu. 1943-1951 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü’nde İslami Bilimler ve Orientalistik alanında öncü bir yere sahip olan Alman orientalist Hellmut Ritter (1892 - 1971)’in yanında öğrenim gördü. Hocasının, bilimlerin temelinin İslam bilimlerine dayandığını söylemesiyle bu alana yöneldi. 1954'te Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde Buhari’nin Kaynakları adlı doktora tezini tamamladı. Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari (810-870)’nin biraraya getirdiği hadislerde bilinegeldiğinin aksine sözlü kaynaklara değil İslam’ın erken dönemine, hatta 7. yüzyıla kadar geri giden yazılı kaynaklara dayandığı tezini ortaya attı. Bu tez Avrupa merkezli orientalist çevrelerde hala tartışılmaktadır. 1954 yılında İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde doçent oldu. Burada Zeki Velidi Togan ile çalıştı.
27 Mayıs 1960 askeri darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılan ve 147’likler diye bilinen akademisyenler arasındaydı. 1961 yılında Almanya’ya giden Fuat Sezgin Frankfurt Üniversitesi'nde önce misafir doçent olarak dersler verdi. 1965 yılında Frankfurt Üniversitesi’nde profesör oldu. Oradaki bilimsel çalışmalarının ağırlık noktası Arap-İslam kültür çevresinde tabii bilimler tarihi alanı olmuştur ve bu alanda 1965 yılında habilitasyon çalışmasını yapmıştır. Henüz İstanbul’da iken başladığı 7./14. yüzyıldan itibaren gelişen Arap-İslam edebiyatı tarihi çalışmasına (Geschichte des arabischen Schrifttums) Almanya’da da devam ederek, orientalistik çalışmaları için kaynak eser haline gelmiş ve hala aşılamamış 13 ciltlik eserinin ilk cildini 1967 son cildini ise 2000 yılında yayınladı. Geschichte des arabischen Schrifttums İslam’ın ilk döneminde uğraşılmış, dini ve tarihi edebiyattan coğrafya ve haritacılığa kadar bütün ana ve yan bilim dallarını konu edinmektedir. Prof. Sezgin Suudi Arabistan Kral Faysal Vakfı’nın İslami bilimler ödülünü 1978 yılında ilk alan kişidir. Bu ve başka desteklerle Sezgin, 1982 yılında J.W.Goethe Üniversitesi’ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nü ve 1983’de buranın müzesini kurdu, buranın halen direktörlüğünü yürütmektedir. Enstitüye bağlı olarak kurduğu müzede Sezgin, İslam kültür çevresinde Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin ve bilimsel araç ve gereçlerin yazılı kaynaklara dayanarak yaptırdığı numunelerini sergilemektedir. Müzede bulunan objeleri tanıtmak ve İslam kültür çevresindeki bilimsel gelişmeyi göstermek için hazırladığı Wissenschaft und Technik im Islam isimli kataloğu 2003 yılında yayınladığı. Fransızcası da yayınlanmış olan bu kataloğun Arapça, İngilizce ve Türkçesi yayınlanmak üzeredir.
Prof.Dr. Fuat Sezgin son olarak, Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü için hazırlardığı bilimsel araç ve gereçlerin benzerlerini yaptırarak, açılışını 25 Mayıs 2008 tarihinde Başbakan Tayyip Erdoğan'ın yaptığı İstanbul İslam, Bilim ve Teknoloji Müzesi'nin açılmasına önayak olmuştur.
Ödülleri
Kral Faysal Ödülü (1978)
Frankfurt am Main Goethe Plaketi (1980)
Almanya 1. Derece Federal Hizmet Madalyası (1982)
Almanya Üstün Hizmet Madalyası (2001)
İran İslami Bilimler Kitap Ödülü (2004)
Üyelikleri
Arap Dili Akademisi (Kahire)
Arap Dili Akademisi (Şam)
Fas Kraliyet Akademisi (Rabat)
Arap Dili Akademisi (Bağdat)
TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) şeref üyeliği
Yayınları
60 yılı aşkın bir süredir bilim tarihi çalışmalarını yürütmekte olan Prof Dr. Fuat Sezgin’in başyapıtı olan Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS) isimli 13 ciltlik eserinin işlediği konular şunlardır:
Cilt 1, Leiden 1967: Kur’an bilimleri, hadis, tarih, fıkıh, kelam ve tasavvuf. (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)
Cilt 2, Leiden 1975: Edebiyat / Şiir (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)
Cilt 3, Leiden 1970: Tıp, Farmakoloji, Zooloji, Veterinerlik (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)
Cilt 4, Leiden 1971: Simya, Kimya, Botanik, Ziraat (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)
Cilt 5, Leiden 1974: Matematik (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)
Cilt 6, Leiden 1978: Astronomi (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)
Cilt 7, Leiden 1979: Astroloji, Meteoroloji ve ilgili bilimler (yaklaşık 430/1038 yılına kadar) Cilt 8, Leiden 1982: Leksikografi (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)
Cilt 9, Leiden 1984: Gramer (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)
Cilt 10, Frankfurt 2000: İslam’da matematiksel coğrafya ve haritacılık ve bu bilimlerin Avrupa’da devamı
Cilt 11, Frankfurt 2000: İslam’da matematiksel coğrafya ve haritacılık ve bu bilimlerin Avrupa’da devamı
Cilt 12, Frankfurt 2000: İslam’da matematiksel coğrafya ve haritacılık ve bu bilimlerin Avrupa’da devamı, haritalar,
§ 1984 yılından beri yayınlanmakta olan Zeitschrift für Geschichte der arabisch-islamischen Wissenschaften isimli dergi,
§ Fuat Sezgin’in İslam bilimler tarihinde eşsiz bir yere sahip olan bir diğer çalışması ise Coğrafya, Avrupalı seyyahların Seyahatnameleri, Matematik ve Astronomi, Tıp, Felsefe, Müzik, Nümizmatik, Tarih yazımcılığı ve bilimler tasnifi ve diğer konularda yazılmış orijinal eserlerin tıpkıbasımlarını ve bu konuda araştırmalar yapmış olan batılı bilim adamlarının çalışmalarının yeniden basımlarını içeren seriler halinde 1300 cilt civarındaki yayınları,
§ Enstitü Müzesi’nin objelerinin tanıtımını ve İslam kültür çevresindeki bilimsel geliştirmeyi göstermek için hazırladığı Wissenschaft und Technik im Islam (İslam’da Bilim ve Teknik) adlı katalog çalışması
25 Aralık 2008 Perşembe
PROF. DR. FUAT SEZGİN KİMDİR?
PROF. DR. FUAT SEZGİN KİMDİR?
Derleyen: Hülya Aras
Derleyen: Hülya Aras
Dünya'nın önde gelen bilim tarihçilerinden Prof. Dr. Fuat Sezgin, 24 Ocak 1924'te Bitlis'te doğdu. 1943-1951 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü'nde, "İslami Bilimler ve Oryantalizm" alanında öncü bir yere sahip olan Alman oryantalist Hellmut Ritter (1892 - 1971)'in yanında öğrenim gördü. Hocası'nın, bilimlerin temelinin, "İslam bilimleri"ne dayandığını söylemesiyle bu alana yöneldi. Fuat Sezgin Hoca, o günleri şöyle anlatıyor:
"Hocam bir gün bana sordu; kaç saat çalışıyorsunuz? Ben, günde 13-14 saat çalışıyorum dedim. 'Ne, dedi. Bu tempoyla bir bilim adamı olamazsınız. Eğer bilim adamı olmak istiyorsanız bunu çok daha artırmalısınız' dedi. O, günde 24 saat çalışırdı. Günler uzun olsaydı, daha çok çalışacaktı. Ben ondan sonra çalışmamı, 17 saate çıkardım. Bu, 70 yaşıma girinceye kadar devam etti. 70 yaşımdan sonra, çalışmamı, bir iki saat azalttım. Aşağı yukarı, 13-14 saat çalışmaya gayret ediyordum."
1951'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yaptı. 1954'te Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde, "Buhari'nin Kaynakları" adlı doktora tezini tamamlayarak doçent oldu. Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari(810-870)'nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, "yazılı kaynaklara dayandığı" tezini ortaya attı. Bu yazılı kaynakların, İslam'ın erken dönemine; hatta 7. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koydu. Bu tez, Avrupa merkezli oryantalist çevrelerde hala tartışılmaktadır.
Fuat Sezgin Hoca, Doğu Bilimi ve Türkoloji üzerine çalışmalar yapan bilim adamı Alman Carl Brockelmann'ın (1868-1956); "Arap Edebiyatı Tarihi" ve "İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi" gibi çalışmalarındaki eksiklikleri fark etmiş ve bunları tamamlamak maksadıyla, 1954 yılında İslam Bilim Tarihi ile ilgilenmeye başlamıştır.
Fuat Sezgin Hoca, 1960 cuntacılarınca, "Zararlı Profesör" diye üniversiteden atıldı. 1961 yılında, 36 yaşındayken Türkiye'yi neden terk ettiğini şöyle anlatıyor:
"1960 yılında, bir hükümet darbesi oldu. Askerler devletin idaresini ele geçirdiler. Milli Eğitim Komitesi diye bir komite kurdular. Bir gün bunlar, 'hangi profesörler zararlıdır?' diye bir liste çıkarmışlar. Bunların listeleri kanun gibiydi. Gazeteler, 147 profesörün atıldığını yazıyordu. Benim de adım vardı. Askeri idarenin, bir mülki idareyi bertaraf ederek devletin başına geçmiş olmasından memnun olmadım. Birçok şeyler bekliyordum, ama bir gün üniversiteden atılacağımı beklemiyordum. Hatta Türkiye'yi kendiliğimden terk etmeyi de düşünmüyordum. Çünkü memleketime çok bağlıydım. Bu hadiseden bir yıl evvel, Almanya'da misafir doçent olarak bulunuyordum. Bana orada, doçentlik yapmamı teklif ettiler. Bu teklifi gülerek reddettim. 'Ben İstanbul'u, Türkiye'yi nasıl terk ederim?' dedim. Özür dilediler. Gazetedeki 'zararlı profesörler' listesini ve ismimin bu listede olduğunu görünce, ülkeden gitmemin, artık benim iradem dışında olduğunu anladım.
"Gazeteyi çantama koydum, Süleymaniye Kütüphanesi'ne gittim ve hemen orada üç tanıdığım dostuma mektup yazdım. İki Amerikalı, bir de Frankfurt Üniversitesi'nin eski rektörü olan dostlarıma; 'Bana bir yer bulun, geleceğim' diye yazdım. 30 gün içinde üçünden de cevap geldi. Üçü de beni, memnuniyetle kabul ediyorlardı. Ancak ben Frankfurt'u tercih ettim. Frankfurt'a gittim.
"Türkiye'yi, İstanbul'u terkedeceğim akşam, Galata köprüsünün Karaköy tarafına gittim. Oradan 15-20 dakika kadar Üsküdar'a baktım. Güzel bir geceydi, artık vakit de gecikiyordu. Döndüğümde, gözlerimin yaşını silmek zorunda kaldım. İşte son hislerim buydu. Kızmadım da, o zaman tabi üzülmüştüm. Bugün bir kızgınlık duymuyorum. Memleketime, yine ne vermek mümkünse onu vermeye çalışıyorum."
1960–61 yıllarında, Almanya'ya giderken yanına, kıyafetlerinin dışında, sadece iki bavul dolusu fiş ve belge alabildi. Fuat Sezgin Hoca, Frankfurt Üniversitesi'nde ilkin misafir doçent olarak dersler verdi. 1966 yılında profesör oldu. Bilimsel çalışmalarının ağırlık noktası, "Arap-İslam Kültürü" nün, "tabii bilimler tarihi alanı"dır.
1961 yılında fişlerle başladığı çalışmaları, sesini duyurmaya yetti. 1978 yılında, Kral Faysal mükafatını kazandı. Bu vesileyle Arap dünyasının devlet adamlarıyla tanıştı ve aklından geçen büyük projeyi onlara aktarma imkanı buldu. Düşüncelerinin destek görmesiyle, Fuat Sezgin Hoca, 1982 yılında, J.W.Goethe Üniversitesi'ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü'nü ve 1983'de de buranın müzesini kurdu. Bu Enstitü'nün, halen direktörlüğünü yürütmektedir. Enstitü'ye bağlı olarak kurduğu müzede, Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin ve bilimsel araç ve gereçlerin, yazılı kaynaklara dayanarak yaptırdığı numunelerini(örneklerini) sergilemektedir. Bilimler Tarihi alanında dünyanın sayılı otoritelerinden birisi olan Fuat Sezgin Hoca; Süryanice, İbranice, Latince, Arapça ve Almanca da dahil, 27 dili çok iyi derecede bilmektedir.
O, dünyanın neresinde olursa olsun, "İslam Bilim Tarihi" adına; fizik, kimya, biyoloji, hayvancılık, veterinerlik, ziraat, tıp, astronomi, coğrafya gibi bütün bilim dallarına ait bir eser veya orijinal bir aletin varlığını duyunca; bir dedektif gibi, o eserin peşine düşüyordu. Hiçbir masraftan çekinmeden, gerekirse özel uçakla oraya gidiyor. O kitabın değeri ne olursa olsun alıyor ve bulduğu eseri hemen incelemeye başlıyordu. Enstitü'de yapılan çalışmaları; "Geschichte des Arabischen Schrifttums"(Arap-İslam İlimleri Mecmuası)nda yayınlıyordu. Böylece bu dergi-ansiklopedi, kısa sürede, dünya çapında bir kaynak haline geldi. Bilim tarihçilerinin temel müracaat kaynağı olan ve en son 15. cildi çıkan bu dev eser; halen iğneyle kuyu kazar gibi yazılmaya devam ediliyor. Bir bibliyografya olarak da görülen bu eser; mevcut en sahih kaynaklarla yazılmış bir "İslam Bilim Tarihi"dir.
Fuat Sezgin Hoca, Enstitü'de bulunan bütün eserleri, kataloglar halinde yayımlayarak, çok önemli bir hizmete daha imza atıyordu. Böylece, "Wissenchaft und Technik im Islam" (İslam'da Bilim ve Teknoloji) isimli 5 ciltlik eseri, mükemmel bir özet olarak yayınlanmıştı. 2003 yılında Almanca ve 2004 yılında da Fransızca neşredilen bu muhteşem eserin; 1. cildinde, çok muhtevalı bir giriş ve genel bilim tarihi anlatıldıktan sonra; 2. ciltte astronomi, 3. ciltte coğrafya, denizcilik, saatler, optik ve geometri, 4. ciltte tıp, kimya ve mineraloji, 5. ciltte ise fizik, mekanik, mimari ve harp aletlerinden bahsedilmektedir. Almanca yazılan bu eser, Türkçe'ye de çevrilmiş bulunuyor.
İstanbul Gülhane Parkı içindeki Has Ahırlar Binası'nda, Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından açılan "İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi"yle, Türk insanı onu yeniden tanıma fırsatı buldu. Müslüman bilim adamlarının buluşları, şimdi Gülhane Parkı'ndaki "İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi"nde sergilenmektedir.
Müze yetkilileri, burada sergilenen 140 eserin büyük bir kısmının orijinal olduğunu, eser sayısının, kısa süre sonra 800'ü bulacağını açıklıyor. Açılan müzede; astronomi, coğrafya, deniz bilimleri, saat teknolojisi, geometri, optik, tıp, kimya, maden, fizik ve mekanik, savaş teknolojisi ve mimarlık dallarında eserler ve aletler sergileniyor. Fuat Sezgin Hoca, Almanya'daki Enstitü'de yaptığı olağanüstü çalışmalarını şöyle anlatıyor:
"Bugün bu Estitü'de 800 den fazla alet var. Yavaş yavaş öğreniyordum, bunu da söylemeliyim. Yani bütün bunları, Arapça Farsca, Türkçe yazmalardan çıkardım. Bunların, Latince ve İspanyolca tercümelerini çıkardım. Benden önce bu konuda çalışan oryantalistler olmuş. Onlarda bu konuda araştırmalar yapmışlar. Mesela Prof. Dr. Wideman diye büyük Alman alimi vardır. Bu adamcağız, tam elli sene İslam bilimler tarihi ile uğraştı. Birçok aletleri, o da, yazmalardan buldu. Hatta ilk alet taklidine başlayan kişi, Wideman'dır. Bu aletlerden bir kısmını, İspanya'da, büyük bir kısmını da Almanya'da yaptırıyordum. Bizim bir atölyemiz var. Aletlerin bir kısmının parçalarını, atölyede yapıyoruz. Birçok parçalarını da Mısır'da, yaptırıyoruz, burada birleştirip tamamlıyoruz.
"Her aletin yapımının, kendine mahsus bir hikayesi vardır. Mesela bazı saatler var. Takiyyüddin denen bir Osmanlı bilgini vardı. On tane saati tarif eden bir kitap yazmış. Onların ikisini yapmaya gayret ettik. Bunu Türkiye'de, İspanya'da, Hollanda'da, Almanya'da, Mısır'da herkese sordum. Hiç kimse yapamadı. Sonra bir Bremen şehrinde, saatçilikten, profesörlüğe girmiş olan bir astronomi profesörü vardı, ona yaptırdım.
"Sabit yıldızlar gök haritasını, bin yıllarında yazılmış bir yazmaya dayanarak yaptık. Çok zordu. Bütün yıldızların bir koordinatları vardır. Bu koordinatları, Kahire'de bir türlü tam veremediler. Astronomi tarihi ile uğraşan, Bremen'de bir Alman bilgini vardı. Ona götürdüm. Biz bir küre yaptık. Küreyi ona gönderdim. Kurşun kalem ile bu resimleri çizerek yıldızların yerlerini belirtti. Bunu alıp, Kahire'ye götürdüm. Ondan sonra bunu işlediler.
"Bundan 23-24 sene evveldi. 9.yüzyılın başında, Halife Me'mun'un yaptırdığı bir harita vardı. Onu,Topkapı Sarayı'nda bulunan bir ansiklopedide keşfettim. Me'mun'un haritası, benim buluşlarımın en önemlisi. Bu haritaya dayanarak, kitabımın coğrafya cildini yazmaya başladım. Coğrafya cildini yazarken, bende herkes gibi, elimizde olan bütün haritaların, Avrupalılar tarafından yapıldığını zannediyordum. Tamamıyle bir karanlık içerisindeydim. Fakat İslam coğrafya tarihi üzerinde çalışmam, 10. yüzyıla uzanınca, benim dünyam değişmeye başladı. Yavaş, yavaş baktım ki, Müslümanlar, "matematik coğrafya"yı kurmuşlar. "Matematik coğrafya" nedir? Dünya haritasının, matematik esaslara; enlem ve boylam derecelerine dayanarak haritalandırılmasıdır.
"Dördüncü cilde, bilimler dünyasına sunduğum önemli bir sonuç vardır. O da, Amerika kıtasının, Müslümanlar tarafından keşfedilmiş olması. Müslümanlar tarafından Dünya haritasının yapıldığı ve bu haritaya dayanarak Christophe Colomb'un, Amerika'ya değil, Asya'ya ulaşmak istediği gerçeğine ulaştım."
Ödülleri: Üyelikleri:
Kral Faysal Ödülü (1978)
Frankfurt am Main Goethe Plaketi (1980)
Almanya 1. Derece Federal Hizmet Madalyası (1982)
Almanya Üstün Hizmet Madalyası (2001)
İran İslami Bilimler Kitap Ödülü (2004) Arap Dili Akademisi (Kahire)
Arap Dili Akademisi (Şam)
Fas Kraliyet Akademisi (Rabat)
Arap Dili Akademisi (Bağdat)
TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) Şeref Üyeliği
Derleyen: Hülya Aras
Kaynaklar:
1) Prof. Dr. Fuat Sezgin, "İslam’da Bilim ve Teknik", Çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yy., Ankara, 2007.
2) Deşifre, 03/06/2008
3) vikipedi
4) star.com, 26/05/2008
5) sabah.com, 31/05/2008
6) radikal.com, 17/02/2006
7) yenisafak.com, 26/09/2005
"Hocam bir gün bana sordu; kaç saat çalışıyorsunuz? Ben, günde 13-14 saat çalışıyorum dedim. 'Ne, dedi. Bu tempoyla bir bilim adamı olamazsınız. Eğer bilim adamı olmak istiyorsanız bunu çok daha artırmalısınız' dedi. O, günde 24 saat çalışırdı. Günler uzun olsaydı, daha çok çalışacaktı. Ben ondan sonra çalışmamı, 17 saate çıkardım. Bu, 70 yaşıma girinceye kadar devam etti. 70 yaşımdan sonra, çalışmamı, bir iki saat azalttım. Aşağı yukarı, 13-14 saat çalışmaya gayret ediyordum."
1951'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yaptı. 1954'te Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde, "Buhari'nin Kaynakları" adlı doktora tezini tamamlayarak doçent oldu. Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari(810-870)'nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, "yazılı kaynaklara dayandığı" tezini ortaya attı. Bu yazılı kaynakların, İslam'ın erken dönemine; hatta 7. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koydu. Bu tez, Avrupa merkezli oryantalist çevrelerde hala tartışılmaktadır.
Fuat Sezgin Hoca, Doğu Bilimi ve Türkoloji üzerine çalışmalar yapan bilim adamı Alman Carl Brockelmann'ın (1868-1956); "Arap Edebiyatı Tarihi" ve "İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi" gibi çalışmalarındaki eksiklikleri fark etmiş ve bunları tamamlamak maksadıyla, 1954 yılında İslam Bilim Tarihi ile ilgilenmeye başlamıştır.
Fuat Sezgin Hoca, 1960 cuntacılarınca, "Zararlı Profesör" diye üniversiteden atıldı. 1961 yılında, 36 yaşındayken Türkiye'yi neden terk ettiğini şöyle anlatıyor:
"1960 yılında, bir hükümet darbesi oldu. Askerler devletin idaresini ele geçirdiler. Milli Eğitim Komitesi diye bir komite kurdular. Bir gün bunlar, 'hangi profesörler zararlıdır?' diye bir liste çıkarmışlar. Bunların listeleri kanun gibiydi. Gazeteler, 147 profesörün atıldığını yazıyordu. Benim de adım vardı. Askeri idarenin, bir mülki idareyi bertaraf ederek devletin başına geçmiş olmasından memnun olmadım. Birçok şeyler bekliyordum, ama bir gün üniversiteden atılacağımı beklemiyordum. Hatta Türkiye'yi kendiliğimden terk etmeyi de düşünmüyordum. Çünkü memleketime çok bağlıydım. Bu hadiseden bir yıl evvel, Almanya'da misafir doçent olarak bulunuyordum. Bana orada, doçentlik yapmamı teklif ettiler. Bu teklifi gülerek reddettim. 'Ben İstanbul'u, Türkiye'yi nasıl terk ederim?' dedim. Özür dilediler. Gazetedeki 'zararlı profesörler' listesini ve ismimin bu listede olduğunu görünce, ülkeden gitmemin, artık benim iradem dışında olduğunu anladım.
"Gazeteyi çantama koydum, Süleymaniye Kütüphanesi'ne gittim ve hemen orada üç tanıdığım dostuma mektup yazdım. İki Amerikalı, bir de Frankfurt Üniversitesi'nin eski rektörü olan dostlarıma; 'Bana bir yer bulun, geleceğim' diye yazdım. 30 gün içinde üçünden de cevap geldi. Üçü de beni, memnuniyetle kabul ediyorlardı. Ancak ben Frankfurt'u tercih ettim. Frankfurt'a gittim.
"Türkiye'yi, İstanbul'u terkedeceğim akşam, Galata köprüsünün Karaköy tarafına gittim. Oradan 15-20 dakika kadar Üsküdar'a baktım. Güzel bir geceydi, artık vakit de gecikiyordu. Döndüğümde, gözlerimin yaşını silmek zorunda kaldım. İşte son hislerim buydu. Kızmadım da, o zaman tabi üzülmüştüm. Bugün bir kızgınlık duymuyorum. Memleketime, yine ne vermek mümkünse onu vermeye çalışıyorum."
1960–61 yıllarında, Almanya'ya giderken yanına, kıyafetlerinin dışında, sadece iki bavul dolusu fiş ve belge alabildi. Fuat Sezgin Hoca, Frankfurt Üniversitesi'nde ilkin misafir doçent olarak dersler verdi. 1966 yılında profesör oldu. Bilimsel çalışmalarının ağırlık noktası, "Arap-İslam Kültürü" nün, "tabii bilimler tarihi alanı"dır.
1961 yılında fişlerle başladığı çalışmaları, sesini duyurmaya yetti. 1978 yılında, Kral Faysal mükafatını kazandı. Bu vesileyle Arap dünyasının devlet adamlarıyla tanıştı ve aklından geçen büyük projeyi onlara aktarma imkanı buldu. Düşüncelerinin destek görmesiyle, Fuat Sezgin Hoca, 1982 yılında, J.W.Goethe Üniversitesi'ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü'nü ve 1983'de de buranın müzesini kurdu. Bu Enstitü'nün, halen direktörlüğünü yürütmektedir. Enstitü'ye bağlı olarak kurduğu müzede, Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin ve bilimsel araç ve gereçlerin, yazılı kaynaklara dayanarak yaptırdığı numunelerini(örneklerini) sergilemektedir. Bilimler Tarihi alanında dünyanın sayılı otoritelerinden birisi olan Fuat Sezgin Hoca; Süryanice, İbranice, Latince, Arapça ve Almanca da dahil, 27 dili çok iyi derecede bilmektedir.
O, dünyanın neresinde olursa olsun, "İslam Bilim Tarihi" adına; fizik, kimya, biyoloji, hayvancılık, veterinerlik, ziraat, tıp, astronomi, coğrafya gibi bütün bilim dallarına ait bir eser veya orijinal bir aletin varlığını duyunca; bir dedektif gibi, o eserin peşine düşüyordu. Hiçbir masraftan çekinmeden, gerekirse özel uçakla oraya gidiyor. O kitabın değeri ne olursa olsun alıyor ve bulduğu eseri hemen incelemeye başlıyordu. Enstitü'de yapılan çalışmaları; "Geschichte des Arabischen Schrifttums"(Arap-İslam İlimleri Mecmuası)nda yayınlıyordu. Böylece bu dergi-ansiklopedi, kısa sürede, dünya çapında bir kaynak haline geldi. Bilim tarihçilerinin temel müracaat kaynağı olan ve en son 15. cildi çıkan bu dev eser; halen iğneyle kuyu kazar gibi yazılmaya devam ediliyor. Bir bibliyografya olarak da görülen bu eser; mevcut en sahih kaynaklarla yazılmış bir "İslam Bilim Tarihi"dir.
Fuat Sezgin Hoca, Enstitü'de bulunan bütün eserleri, kataloglar halinde yayımlayarak, çok önemli bir hizmete daha imza atıyordu. Böylece, "Wissenchaft und Technik im Islam" (İslam'da Bilim ve Teknoloji) isimli 5 ciltlik eseri, mükemmel bir özet olarak yayınlanmıştı. 2003 yılında Almanca ve 2004 yılında da Fransızca neşredilen bu muhteşem eserin; 1. cildinde, çok muhtevalı bir giriş ve genel bilim tarihi anlatıldıktan sonra; 2. ciltte astronomi, 3. ciltte coğrafya, denizcilik, saatler, optik ve geometri, 4. ciltte tıp, kimya ve mineraloji, 5. ciltte ise fizik, mekanik, mimari ve harp aletlerinden bahsedilmektedir. Almanca yazılan bu eser, Türkçe'ye de çevrilmiş bulunuyor.
İstanbul Gülhane Parkı içindeki Has Ahırlar Binası'nda, Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından açılan "İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi"yle, Türk insanı onu yeniden tanıma fırsatı buldu. Müslüman bilim adamlarının buluşları, şimdi Gülhane Parkı'ndaki "İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi"nde sergilenmektedir.
Müze yetkilileri, burada sergilenen 140 eserin büyük bir kısmının orijinal olduğunu, eser sayısının, kısa süre sonra 800'ü bulacağını açıklıyor. Açılan müzede; astronomi, coğrafya, deniz bilimleri, saat teknolojisi, geometri, optik, tıp, kimya, maden, fizik ve mekanik, savaş teknolojisi ve mimarlık dallarında eserler ve aletler sergileniyor. Fuat Sezgin Hoca, Almanya'daki Enstitü'de yaptığı olağanüstü çalışmalarını şöyle anlatıyor:
"Bugün bu Estitü'de 800 den fazla alet var. Yavaş yavaş öğreniyordum, bunu da söylemeliyim. Yani bütün bunları, Arapça Farsca, Türkçe yazmalardan çıkardım. Bunların, Latince ve İspanyolca tercümelerini çıkardım. Benden önce bu konuda çalışan oryantalistler olmuş. Onlarda bu konuda araştırmalar yapmışlar. Mesela Prof. Dr. Wideman diye büyük Alman alimi vardır. Bu adamcağız, tam elli sene İslam bilimler tarihi ile uğraştı. Birçok aletleri, o da, yazmalardan buldu. Hatta ilk alet taklidine başlayan kişi, Wideman'dır. Bu aletlerden bir kısmını, İspanya'da, büyük bir kısmını da Almanya'da yaptırıyordum. Bizim bir atölyemiz var. Aletlerin bir kısmının parçalarını, atölyede yapıyoruz. Birçok parçalarını da Mısır'da, yaptırıyoruz, burada birleştirip tamamlıyoruz.
"Her aletin yapımının, kendine mahsus bir hikayesi vardır. Mesela bazı saatler var. Takiyyüddin denen bir Osmanlı bilgini vardı. On tane saati tarif eden bir kitap yazmış. Onların ikisini yapmaya gayret ettik. Bunu Türkiye'de, İspanya'da, Hollanda'da, Almanya'da, Mısır'da herkese sordum. Hiç kimse yapamadı. Sonra bir Bremen şehrinde, saatçilikten, profesörlüğe girmiş olan bir astronomi profesörü vardı, ona yaptırdım.
"Sabit yıldızlar gök haritasını, bin yıllarında yazılmış bir yazmaya dayanarak yaptık. Çok zordu. Bütün yıldızların bir koordinatları vardır. Bu koordinatları, Kahire'de bir türlü tam veremediler. Astronomi tarihi ile uğraşan, Bremen'de bir Alman bilgini vardı. Ona götürdüm. Biz bir küre yaptık. Küreyi ona gönderdim. Kurşun kalem ile bu resimleri çizerek yıldızların yerlerini belirtti. Bunu alıp, Kahire'ye götürdüm. Ondan sonra bunu işlediler.
"Bundan 23-24 sene evveldi. 9.yüzyılın başında, Halife Me'mun'un yaptırdığı bir harita vardı. Onu,Topkapı Sarayı'nda bulunan bir ansiklopedide keşfettim. Me'mun'un haritası, benim buluşlarımın en önemlisi. Bu haritaya dayanarak, kitabımın coğrafya cildini yazmaya başladım. Coğrafya cildini yazarken, bende herkes gibi, elimizde olan bütün haritaların, Avrupalılar tarafından yapıldığını zannediyordum. Tamamıyle bir karanlık içerisindeydim. Fakat İslam coğrafya tarihi üzerinde çalışmam, 10. yüzyıla uzanınca, benim dünyam değişmeye başladı. Yavaş, yavaş baktım ki, Müslümanlar, "matematik coğrafya"yı kurmuşlar. "Matematik coğrafya" nedir? Dünya haritasının, matematik esaslara; enlem ve boylam derecelerine dayanarak haritalandırılmasıdır.
"Dördüncü cilde, bilimler dünyasına sunduğum önemli bir sonuç vardır. O da, Amerika kıtasının, Müslümanlar tarafından keşfedilmiş olması. Müslümanlar tarafından Dünya haritasının yapıldığı ve bu haritaya dayanarak Christophe Colomb'un, Amerika'ya değil, Asya'ya ulaşmak istediği gerçeğine ulaştım."
Ödülleri: Üyelikleri:
Kral Faysal Ödülü (1978)
Frankfurt am Main Goethe Plaketi (1980)
Almanya 1. Derece Federal Hizmet Madalyası (1982)
Almanya Üstün Hizmet Madalyası (2001)
İran İslami Bilimler Kitap Ödülü (2004) Arap Dili Akademisi (Kahire)
Arap Dili Akademisi (Şam)
Fas Kraliyet Akademisi (Rabat)
Arap Dili Akademisi (Bağdat)
TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) Şeref Üyeliği
Derleyen: Hülya Aras
Kaynaklar:
1) Prof. Dr. Fuat Sezgin, "İslam’da Bilim ve Teknik", Çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yy., Ankara, 2007.
2) Deşifre, 03/06/2008
3) vikipedi
4) star.com, 26/05/2008
5) sabah.com, 31/05/2008
6) radikal.com, 17/02/2006
7) yenisafak.com, 26/09/2005
Etiketler:
ESERLERİ,
fuat sezgin,
HAYATI,
islam bilim tarihi,
ÖDÜLLERİ,
ÜYELİKLERİ
ZAMAN GAZETESİNDE 31.1.2007 TARİHİNDE YAYIMLANAN HOCAMIZIN BİR MAKALESİ
PROF. DR. FUAT SEZGİN: BATI, VARLIĞINI MÜSLÜMANLARA BORÇLUDUR...
(Zaman/31.1.2007)
(Zaman/31.1.2007)
Müslümanlar dünya tarih sahnesine çıktıktan kısa bir süre sonra muhtelif kültür merkezlerinin bilgi birikimlerini devralmaya başladılar. Bu devralış, fethedilen ülkelerin kültür taşıyıcılarının aracılığıyla gerçekleşiyordu. Müslümanlar onlara, İslam'a geçseler de geçmeseler de aynı şekilde iyi davranıyor ve onları öğretmen olarak kabul ediyorlardı. Müslümanların esas itibarıyla Yunanlılardan, belli ölçüde de Sasaniler, Suriyeliler, Hintliler ve Sabiilerden devralınan bu bilimlerin alımını ve özümsemesini takriben iki asır zarfında tamamlamış ve üçüncü yüzyılın ilk yarısında, yani miladi 9. yüzyılda yaratıcılık evresine geçmiş olmaları, bilimler tarihinin dikkat çekici gelişmelerinden biridir.
Bu yaratıcılık evresi yaklaşık sekiz asır, takriben 16. yüzyılın sonlarına kadar, yani Müslümanların liderliği Avrupalı haleflerine bırakmalarına kadar sürmüştür. Bir yandan bu kültür çevresinin eserlerinin çoğu günümüze kadar ulaşmadığı, öte yandan, bize ulaşan eserlerin de yalnızca küçük bir bölümü incelenmiş olduğu için, bu başarıların sadece küçük bir kısmını tanıyor olsak da, onların evrensel bilim tarihi alanındaki seçkin konumları hakkında sağlıklı bir tasavvura sahip bulunuyoruz. Bu kısa konuşma çerçevesinde bu başarıların her birini örneklerle ele almam mümkün olmadığı için, onları genel olarak tavsif etmekle yetineceğim. Müslümanlar eski kültür çevrelerinden aldıkları bilimleri geliştirmişler, yeni bilimler kurmuşlar ve Avrupa kültür çevresindeki yeni bilimlere temel teşkil edecek olan yolları hazırlamışlardır.
Müslümanlar pek çok konuda Batı için model
Bu bilimler, gelişimlerini hızla sürdürmekte oldukları MS 10. yüzyılda Avrupa kültür çevresine geçişin yolunu buldular. Birinci yol, İspanya'dan Fransa'ya, oradan İngiltere, Orta Avrupa ve İtalya'ya doğru; ikinci yol, Sicilya ve İtalya üzerinden; üçüncü yol ise Bizans üzerinden geçiyordu. Arap-İslam bilimlerinin Avrupa kültür çevresinde -münhasıran olmamakla beraber- esas itibarıyla bu yollar üzerinden gerçekleşen devralma ve özümsenmesi 500 yıl kadar devam etti. Bilimler tarihi açısından bu devralma tarzı ne açık seçik ne de kusursuz idi; tercüme edilen kitaplarda yazarların isimleri, ya sıkça görüldüğü üzere hiç anılmıyordu ya da zaman zaman kitaplar Yunanlı otoritelerin adıyla neşrediliyordu. Bu süreç, Müslüman kültür çevresinde Yunan bilimlerinin devralınmasında olduğundan çok farklı seyrediyordu. Zira Müslümanlar kaynaklarını açıkça ve büyük bir saygıyla zikrediyorlardı. Mesela dinsiz Aristo'ya Muallim-i Evvel olarak atıfta bulunulmasına karşı herhangi bir tepki kendisini göstermemişti.
16. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasındaki bilimler yaratıcılıklarını kaybedip, Avrupalılar öncü rolünü üstlendiğinde, ne Müslümanlar yeni dönemin ortaya çıkışındaki kendi rolleri hakkında bir bilgi sahibiydiler, ne de Avrupalılar öncülük konumuna nasıl ve nereden geldiklerini bilecek durumdaydılar. Bunun üzerinden yaklaşık iki asır geçtikten sonra bazıları, Avrupa'daki bu gelişmeyi doğrudan doğruya eski Yunan'la irtibatlandıran ve Arap-İslam kültür çevresinin sekiz asırlık yaratıcı dönemini görmezden gelen, gerçeklere aykırı bir Rönesans tanımına ulaştılar.
Tam bu yanlış değerlendirmenin neredeyse bir konsensus kesinliği kazanmaya başladığı dönemde, birtakım Avrupalı âlimler Arap-İslam bilimleriyle meşgul olmaya ve onun değerini takdir etmeye yöneldiler. Hatta 18. yüzyılın sonlarına doğru ve 19. yüzyılın başlarında, bilimlerin ulaştıkları mevki bakımından Arap-İslam kültür çevresinin önemini savunan bir hümanistler grubu gelişmişti. Bu grubun en meşhur siması Johann Wolfgang Goethe idi. Arap-İslam kültür çevresinin bilimler tarihindeki başarılarıyla tanışma süreci için paha biçilmez bir gelişme, Ernest Renan, Jean-Jacques Sédillot, oğlu Amélie Sédillot, Joseph-Toussaint Reinaud ve Franz Woepcke gibi Avrupalı Arabistler'den oluşan bir grubun 19. yüzyılın ilk yarısında Paris'te Bibliothèque Nationale'deki Arap el yazmalarının önemli bir kısmını incelemeleridir. Bu âlimlerin felsefe, astronomi, matematik ve coğrafya alanlarında ulaştıkları sonuçlar, bilimler tarihiyle ilgili pek çok çağdaşlarını hayrete düşürmüştü. Arap-İslam kültür çevresinin bilimler tarihindeki başarılarının daha âdil değerlendirilmesi için verilen bu savununun ağırlık merkezi, aynı yüzyılın sonlarına doğru Almanya'ya kaydı. Bunun bayraktarı Erlangenli Eilhard Wiedemann idi. O 1876-1928 arasında Arap-İslam doğal bilimlerinin hemen her alanıyla ilgili 200'den fazla araştırma neşretti; harika pek çok araştırmayı kendilerine borçlu olduğumuz öğrencilerinden bir savunucu grubu bile oluşturdu. Arap-İslam kültür çevresinin Wiedemann'a büyük şükran borcu vardır.
Arap-İslam kültür çevresinin başarılarını araştırıp ortaya koymayı hedefleyen oryantalistik gelenek, öncekilerde bulunan eski derinliğini gitgide belli ölçüde kaybediyor görünse de, bugün de sürmektedir. Müslümanların ise, kendi kültür çevrelerinin bilimler tarihindeki rolü hakkında ancak 20. yüzyılın ortalarında ve oryantalistik araştırmalar sayesinde genel anlamda bir şeyler öğrenmeye başlamış olmaları, tarihin garip bir tecellisidir. Benim öğrencilik zamanlarımda okul kitaplarında bu konularla ilgili hiçbir şey yoktu. Şahsen benim bu konuya dikkatimi ilk kez 1943'te hocam Hellmut Ritter çekti. Halen çoğu kişinin, tarihen asılsız bir Rönesans'tan söz eden o yanlış tanımlamanın etkisi altında bulunduğu ve kendi kültür çevresinin bilimler tarihinde büyük bir yaratıcı mevkie sahip olduğunu tasavvur etmekte zorlandığı bir vakıadır.
İslam dünyası bilimler tarihini masaya yatırmalı
Bilimler tarihi yazımı sahası Batılı dünya için bir lüks gibi görünebilir. Ama aynı şey İslam dünyası için büyük bir önemi haizdir. Yaratıcı geçmişini bilmek, bilinç (üstünlük duygusuna kapılmadan) ve bireyin yetkinliğine güven temin edecektir. 1982 yılında Frankfurt Üniversitesi bünyesinde kurulan ve bazı Arap ülkelerinin bir defaya mahsus katkılarıyla oluşan vakıf tarafından finanse edilen Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü, Avrupalı seleflerimizin açtığı yolda mümkün olduğu kadar uzun yol almayı ödev ve amaç edinmiştir. Yeni, hiç bilinmeyen veya henüz yayımlanmamış kaynakları neşretmeye, incelemeye ve onları muasır meslektaşlarımızın araştırmalarının hizmetine sunmaya çalışıyoruz. Bu hedefe giden yolumuzda ilerlerken, Arap-İslam kültür çevresinin sekiz asırlık yaratıcılık dönemi zarfında geliştirilen ve icat edilen aletleri, tarif ve resim şeklinde bize ulaşan kaynaklardan hareketle yapılacak maketlerle yeniden hayata döndürme düşüncesine vardık. Ve Frankfurt'ta şu anda 800'den fazla parçadan oluşan bir müze gerçekleştirebildik.
Burada özellikle vurgulamak isterim ki, bütün bu çabalarımızda ve ulaştığımız sonuçlarda "biz bulduk" heyecanı ile değil, bilakis, -özellikle Arap-İslam kültür çevresi söz konusu olduğunda tashihe muhtaç olan- insanlık bilim tarihinin bütünlüğü inancıyla hareket ediyoruz. Bu anlamda, bu bilimlerin son yüzyıllarda Avrupa'da başlayan safhasını yabancı tanımıyor, tam aksine, Arap-İslam dünyasında gerçekleştirilmiş olan gelişimin bir devamı olarak tanıyoruz. Şimdi ise Müslümanlar bir yabancılık duygusuna kapılmadan bu kültür çevresinin başarılarından o denli çok şey öğrenmeli ve almalıdır ki, sonunda kendi emekleriyle ona katkıda bulunsunlar.
Malezya Sayın Başbakanı Abdullah Badawi'nin himayesinde müzemizdeki aletlerin önemli bir kısmının Kuala Lumpur'daki sergi vasıtasıyla geniş bir kitleye sergilenmesinden dolayı çok mutluyum. Ayrıca, Arap-İslam bilimlerinin araştırılması ve öğretilmesi için bir kürsünün kurulmasından dolayı da çok sevinçliyim. Bildiğim kadarıyla bu kürsü Arap-İslam dünyasında türünün ilk örneğidir. Bu kürsünün benim adımı taşıyacak olması ise, benim için gerçekten büyük bir onurdur. Allah'a karşı şükranımı dile getirir, Frankfurt'taki enstitümün Malezya'da böylesine coşku ve itibarla karşılanmasından duyduğum sevinci sarahatle ifade etmek isterim. Sözlerimin sonunda Malezya Sayın Başbakanı Abdullah Badawi'ye ve Bilim, Teknoloji ve Yenilenme Sayın Bakanı Dr. Jamaladdin Jarjis'e teşekkür etmek benim için zevkli bir görevdir. Malezya Teknik Üniversitesi'nin bana tevcih etmek lütfunda bulunduğu fahri doktora unvanını büyük bir şeref olarak kabul ediyor, Rektör Prof. Zulkifl Ghazali'ye ve Senato üyelerine teşekkürlerimi sunmayı bir borç biliyorum.
(*) Bu metin, geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Sezgin'in Malezya Teknik Üniversitesi'nce kendisine fahri doktora ünvanı verilmesi sırasında yaptığı konuşmanın özetidir.
PROF DR FUAT SEZGİN - GOETHE ÜNİVERSİTESİ ARAP-İSLAM ENSTİTÜSÜ DİREKTÖRÜ
SIZINTI DERGİSİNİNDE YAYIMLANAN VE HOCAMIZI TANITAN BİR YAZI:
Bilim Tarihinde Yüz Akımız Dünya Çapında Bir Deha: Prof.Dr. Fuat Sezgin-
Prof.Dr. İrfan YILMAZ
http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=7d65f1e3a6&k=1259&1941146092
Prof.Dr. İrfan YILMAZ
http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=7d65f1e3a6&k=1259&1941146092
Ekim 2004'te Frankfurt'ta düzenlenen “Dünya Kitap Fuarı”nda, bütün katılımcıların teveccühüne mazhar bir ihtiyar delikanlının, kendisine tahsis edilmiş büyük salonda sergilediği el yapımı maketlerin arasında, çevik ve diri hareketlerini hayretle takip ediyordum. Bu gayretin altında yatan bilim aşkının nasıl bir şey olduğunu, Türkiye'de yaşayan meslektaşlarının asla anlayamayacaklarını, STV Frankfurt mesulü Savaş Genç’in onunla röportajına şahit olunca daha iyi fark ettim.
İslâm İlim Tarihi’nin iftihar vesilesi olan icatların maketleri arasında konuşan bu şahsı, bazen gözlerimiz yaşararak, bazen de hayret ve gıpta hislerimiz birbirine karışmış hâlde dinlerken; Allah'ın takdirinin bir insan için ne kadar muhteşem yollar çizebileceğinin canlı nümûnesiyle karşı karşıya olduğumuzu da görüyorduk.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yapan ve 1954'te doçent olan Fuat Sezgin Hoca, üniversiteden ne gibi iftira veya suçlamalara mâruz kalarak ayrıldığı hususunu açmayınca, biz de uygun olmayacağını düşünerek bunu kendisine sormuyoruz. Fuat Hoca 1960 ihtilâlinden sonra, 147'liklerden biri olarak üniversiteden ayrılmış ve Almanya'ya yerleşip tabiî ilimler sahasında ikinci bir doktora ve doçentlik çalışması yapmış. Fuat Hoca, Almanların Doğubilimi ve Türkoloji üzerine çalışmalar yapan bilim adamı Carl Brockelmann'ın (1868-1956), "Arap Edebiyatı Tarihi" ve "İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi" gibi çalışmalarındaki eksiklikleri fark etmiş ve bunları tamamlamak maksadıyla 1954 yılında İslâm Bilim Tarihi ile ilgilenmeye başlamış. Fuat Sezgin Hoca, 1960–61 yıllarında Türkiye'deki üniversitesinden ayrılıp Almanya'ya giderken, kıyafetlerinin dışında sadece iki bavul dolusu fiş ve belge alabilmiş. Bu fişlerle başladığı çalışmaları sesini duyurmaya yetmiş ve 1978 yılında Kral Faysal mükâfâtını kazanmış. Bu vesileyle Arap dünyasının devlet adamlarıyla tanışmış ve aklından geçen büyük projeyi onlara aktarma imkânı bulmuş. Düşüncelerinin destek görmesi sayesinde, Frankfurt'taki Goethe Üniversitesi bünyesinde kurduğu ve bugün dünyada sahasında bir numara olan Arap-İslâm Bilim Tarihi Enstitüsü ortaya çıkmış.
Fuat Hoca'ya tanınan geniş imkânlar, kendisine ne kadar itimat edildiğinin de bir göstergesiydi. O, dünyanın neresinde olursa olsun, İslâm Bilim Tarihi adına, fizik, kimya, biyoloji (hayvancılık, veterinerlik, ziraat), tıp, astronomi, coğrafya gibi bütün bilim dallarında herhangi bir eser veya orijinal bir âlet olduğunu duysa; bir suçluyu takip eden polis gibi, hiçbir engel tanımadan o eserin peşine düşüyor, hiçbir masraftan çekinmeden, gerekirse özel uçakla oraya gidiyor, o kitabın değeri ne olursa olsun alıyor ve isterse gece saat 02.00'de seyahatten yeni dönmüş olsun, bulduğu eseri hemen okumaya başlıyordu. Enstitüde yapılan çalışmaların neşredildiği Geschichte des Arabischen Schrifttums ‘Arap-İslâm İlimleri Mecmuası’nı yayımlamaya başladıktan sonra, bu dergi sahasında dünyanın bir numarası oluyor ve mütehassıslarının vazgeçemediği bir konuma geliyor. Bilim tarihçilerinin temel müracaat kaynağı olan en son 15. cildi çıkan ve kısaca GAS olarak bilinen bu dev eser, hâlen iğneyle kuyu kazar gibi yazılmaya devam ediliyor. Bazılarının bibliyografya olarak görmesine rağmen bu eser, mevcut en sahih kaynaklarla yazılmış bir İslâm İlim Tarihi’dir.
Fuat Sezgin Hoca, bu büyük teşebbüsün ve hizmetin altında yatan ve kendisini harekete geçiren hislerini öğrenmek için sorduğumuz soruya şu cevabı veriyor: "Müslümanların ilim dünyasındaki yeri bilinmiyordu. Bütün bilinenler birkaç tane usturlâb (veya astrolab) ve birkaç rubu’ tahtasından ibaretti. Batı dünyası bunu örtüyor, bizimkiler farkında bile değildi. Ben İslâm dünyasının böyle olmadığını ve İslâm’ın insanlara aktarıldığı gibi ilimle alâkasız bir din olmadığını düşünüyordum. Geri kalmışlığımızın sebebi olarak da İslâm dininin suçlanmasını kabul edemiyor ve geri kalmışlığımızın sebebinin İslâm olduğuna inanmıyordum. Bütün bu yanlış anlayışları tashih etmek için bu çalışmalara başladım."
Çok uzun yıllar Türkiye’den uzakta kalan Fuat Hoca da, bize Türkiye’deki üniversitelerin durumunu soruyor, son birkaç yıl içinde İstanbul’daki bazı temaslarından edindiği intibalarını genişletmek istiyordu. Kendisine geçmişte şer ve felâket gibi gelen mağduriyeti için şükretmesini söylüyorum. Şâyet Türkiye’de kalsaydı hayatını; hiçbir şey üretemeden siyasî ve ideolojik boğuşmalar içinde kadro kavgalarıyla, Bizans entrikalarıyla, ayağını kaydırmak için uğraşanlarla mücadele ederken harcayacağını ve enerjisinin hiçbir işe yaramadan heba olup gideceğini söylüyorum. O da bizi hayretle dinliyor ve düşünceye dalıyor. Herhâlde 45 sene önce yaşadığı sıkıntılar gözünün önünden geçiriyor ve içinden, “Bir de bana sorun çektiklerimi!” diyordu. Fakat bu sıkıntıların sonunda ortaya çıkan muhteşem eserleri, kendisine yapılan iltifat ve takdirleri görünce herhâlde rahatlıyordur. Arap ülkelerinden kitap fuarına gelen bazı bakanların Fuat Hoca'nın elini öpme teşebbüsleri karşısında hayretimiz daha da artıyor ve Arap ülkelerinde hocanın çok yakından tanındığı ve hürmet gördüğünü anlıyoruz.
Hoca'nın ilim aşkı ve gayreti anlatılamaz, belki yanında yaşamakla anlaşılabilir. Kendisiyle ayak üstü gerçekleştirdiğimiz sohbet uzayınca, bacaklarımıza binen yükü hafifletmek için bir sağa bir sola ayak değiştirerek kıvranıyor; fakat hoca oturmadığından biz de oturamıyoruz. Nihayet dayanamayıp: “Hocam ayakta yorulmuşsunuzdur, biraz otursanız...” dediğimizde, sabaha karşı 04.00'te kalktığını, fuarda sergilenecek eserlerin ve katalogların hazırlanmasına nezaret ettiğini ve hâlâ oturmadığını anlatıyor. Biz de ayaklarımızın ağrısını unutmak mecburiyetinde kalıyoruz.
Fuat Sezgin Hoca, büyük gayretlerle temin ettiği bu eserlerin tıpkı basımını yapmak için uğraşıyor ve her şeye rağmen ülkesine küsmediğini göstermek için, Frankfurt’taki müzesinde bulunan eserlerin 1.200'den fazlasını tıpkı basım olarak, araştırmacılar istifade etsin diye Süleymâniye Kütüphanesi’ne hediye ettiğini söylüyor. Fuat Hoca’nın, bir zamanlar kimsenin bilmediği el yazması klâsik bilim tarihi eserlerini gün yüzüne çıkararak yaptığı hizmet, nasıl bir medeniyetin vârisleri olduğumuzu hatırlatması bakımından, anlatılmakla bitmeyecek kadar büyük bir ehemmiyete sahiptir.
İslâm Bilim Tarihi hakkında hem kendi eserlerimiz, hem de bu eserler hakkında yazılmış yüzlerce makale ve kitaptan teşekkül etmiş Frankfurt'taki müzenin, son zamanlarda çok daha fazla dile getirilmesinin iki mühim sebebi vardır. Fuat Hoca'nın dünyada benzeri bulunmayan kütüphanesindeki İslâm Bilim Tarihi'ne ait koleksiyonundan, bugüne kadar sadece bilim tarihi ile meşgul olan uzmanlar ve Arapça bilenler istifade edebiliyordu. Hâlbuki çeşitli bilim dallarında uzman olan binlerce bilim adamı, çalıştıkları bilim dalının tarihî geçmişi konusunda çok sathî bir bilgiye sahipti. Bilhassa ülkemizdeki geçmişe ve tarihe düşmanlıkla yoğrulmuş bilim anlayışının yetiştirdiği nesillerce, bütün bilim dallarının başlangıcı Antik Yunan'a dayandırılıyor, arada çok uzun süren bir kesinti döneminden sonra Rönesans'la birlikte Batı büyük bir hamle ile tekrar bilim dünyasında söz sahibi oluyordu. Koskoca bir Orta Çağ İslâm Medeniyeti yok kabul ediliyordu. Bunu fark eden Fuat Sezgin Hoca, bu durumu şu sözleriyle ifade ediyordu: “Benim mensub olduğum bir ilim, kültür ve medeniyet dünyası var, bizler köksüz ve sahipsiz değiliz. Çok derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz. Fakat yüzyıllardır bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, tahkir edilip, bütün yaptıklarının da elinden alındığını ve ona zulmedildiğini gördüm. İslâm medeniyetinin bu göz kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptığı büyük katkıları, bunun farkında olmayan dünyaya tanıtmayı gâye ittihaz ettim. Bu gayretimin bir kısmı sadece bilim dünyasına hizmet için, ama diğer çok mühim bir gâyesi ise koskoca bir İslâm âleminin yitirmiş olduğu kendine hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini hatırlatarak, kaybettiklerini iade etmektir.” Bu düşüncelerini hayata geçirmek için çalışmalara başlayan Fuat Hoca, enstitüde bulunan bütün eserleri kataloglar hâlinde yayımlayarak çok önemli bir hizmete daha imza atıyor, beş ciltlik “İslâm'da Bilim ve Teknoloji” isimli eseri, mükemmel bir özet olarak bizlere sunuyordu. 2003 yılında Almanca ve 2004 yılında da Fransızca neşredilen bu muhteşem eserin, kanaatimce bütün üniversitelerimizin diş hekimliği, fen, tıp, mühendislik, ziraat ve veterinerlik fakültelerinin bütün bölümlerinde bulunması gerekmektedir. Eserin birinci cildinde, çok muhtevalı bir giriş ve genel bilim tarihi anlatıldıktan sonra, 2. ciltte astronomi, 3. ciltte coğrafya, denizcilik, saatler, optik ve geometri, 4. ciltte tıp, kimya ve mineraloji, 5. ciltte ise fizik, mekanik, mimarî ve harp âletlerinden bahsedilmektedir.
Çok net ve anlaşılabilir fotoğraflarla yapılan izahlar, İslâm medeniyetinin söz konusu ilim dallarının gelişmesine yaptığı katkıları ve kullanılan âlet ve teknolojinin hangi safhalardan geçerek icat edildiğini gözler önüne sermektedir. Ancak burada üzerinde durmamız gereken en mühim husus, Fuat Hoca'nın titizliği ve her şeyin geçmişte nasılsa aynısını yapıp, bu medeniyetin hayâl olmadığının, elle tutulan müşahhas bir medeniyet olduğunun gösterilmesidir. Bu uğurda enstitü bütçesinden büyük paralar ayrılarak yaptırılan usturlabların, tıbbî, mekanik ve astronomik gözlem âletlerinin ve büyük sulama projelerinin çalışır hâldeki modellerinin de aralarında bulunduğu 800'den fazla âletin orijinalinin sadece 100 kadarı, günümüz insanlarının takdirlerine arz etmek için fuarda sergileniyordu. Fuat Hoca; ilim ve teknoloji tarihimizin bu nâdide eserlerini el yazması kitaplardan çıkarıp önce ne olduklarını ve nasıl çalıştıklarını keşfediyor; sonra ustalara, yapılacak âletin şeklini ve çalışma sistemini anlatarak yol gösteriyor; zaman zaman da düzeltmelere giderek üzerinde çalışılan parçaların orijinalleriyle birebir aynı olması için büyük emekler harcıyor; bu gayretinin semeresini, bütün bir dünyanın İslâm medeniyetinin ihtişamı karşısında hayret ve takdir hisleriyle kendinden geçişlerini seyrederek alıyordu.
Bu sergiyi gezerken Fuat Hoca’nın tespitlerinin ne kadar doğru olduğunu hemen o anda kendi üzerimizde müşahede ettik. Bir medeniyetin, üzerindeki aşağılık kompleksini atmasının ne kadar zor, bu silkinişe destek vermenin ise ne kadar büyük bir hizmet olacağını, kendisiyle birlikte olduğumuz saatler içinde dinlediklerimizle, ruhumuzda hissettik.
Fuat Hoca bir âletin başında, o ilim dalı ile alâkalı keşifleri ve âletin nasıl geliştirildiğini anlatırken âdeta kendinden geçiyor ve işte bu yüzden yorgunluk hissetmiyordu. Her biri ayrı bir kitap mevzuu olabilecek çaptaki ilim adamlarını ve keşiflerden özet mahiyetindeki bilgileri çok rahat bir üslûpla bizlere sunarken, o çağlar sanki bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçip gitmekteydi.
Matematikî coğrafyanın belki de yüzde sekseninin İslâm medeniyetinin eseri olduğunu ısrarla vurgulayan Fuat Hoca, haritacılık hususundaki en büyük gelişmelerin İslâm dünyasında yaşandığı ve 18. yüzyılın sonuna kadar Avrupa coğrafyacılarının elinde dolaşan haritaların İslâm dünyasının ürünü olduğunu söyledi. Halife El-Me'mun döneminde, Batlamyus'un haritasından istifade edilerek çizilen yeni haritanın çok büyük bir zihniyet değişikliği getirdiğini söyleyen Fuat Hoca, önce çizilen haritalarda yeryüzünün büyük bir kısmını karaların teşkil ettiği, okyanusların ise bu karaların içinde göl gibi kaldığı düşüncesi hâkimken; İslâm haritacılarının çizdiği haritalarda ise bunun tam aksine okyanusların çok büyük olduğu ve karaların ada şeklinde bu denizler tarafından çevrildiği anlayışının hâkim olduğunu anlatıyor. Akdeniz’in, Cebel-i Tarık'tan Suriye sahillerine kadar olan mesafesini az bir hata ile hesaplayan İslâm haritacılarının, Ekvator’un uzunluğunu bugünkü ile hemen hemen hiç fark olmayacak şekilde (40.000 km) tespit etmeleri akıl alacak gibi değildi. Dokuzuncu yüzyılın başlarında Halife El-Me'mûn, Bağdat'ta Beytü'l-Hikmet isimli bir Akademi ve ayrıca Bağdat ve Şam'da iki rasathane kurdurmuştu; bu müesseselerde Müslüman, Hıristiyan ve Musevî ilim adamları birlikte tercümeler ve çalışmalar yapmaktaydı. Me'mûn zamanında üç adet cebir kitabı yazılmıştı. Daha sonra El-Mâhânî geometrik bir problemi üçüncü dereceden bir denkleme çevirmiş, Ebû Ca'fer el-Hâzinî parabol kullanarak bu denklemi çözmüştü. Optik hususundaki çalışmalarıyla tanınan İbnü'l Heysem'in dördüncü dereceden bir denklemle çözdüğü problem ancak 19. yüzyılda anlaşılabilmişti.
Astronomi sahasında yapılanları anlamak ise, başlıbaşına bir gayret gerektiriyordu. Nitekim bu konuyu anlatırken, Fuat Hoca’nın enteresan bir yönünü keşfediyoruz. Fuat Hoca, ilk defa okuduğu bir kitabı anlayamadığı takdirde birçok kere okuduğunu, 20 kere okuduğu hâlde hâlâ anlayamadığı kitaplar olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyordu: “Eğer bir kitabı okuyup da anlamadıysam, onu hemen yanlış veya anlaşılmaz bir kitap deyip kenara atmıyorum. ‘Demek ki ben henüz bu kitabı anlayacak seviyeye gelmemişim.' deyip tekrar tekrar okuyorum, zîrâ bazı âletlere ait hususî tarif ve tâbirler bugün Arapça’da bile yok, çok hususî bir gayret istiyor. Bu kitaplardan çıkardığım ve hâlen ne olduğunu anlayamadığım 10-12 kadar âlet var. Onun için tekrar tekrar okumam gerekiyor.”
Fuat Hoca, bir ilim adamında bulunması gereken anlama aşkı ve gayreti, geçmişe karşı hüsn-ü zan ile yaklaşma edebi ve terbiyesi ile de bize örnek oluyordu. 9. yüzyılda, ileri matematik kullanılarak yapılan rasat ve ölçümlerle, Güneş ve Dünya arasındaki en uzak mesafenin bugün bilinenden bir saniye farkla tespit edilmesi ve zaman içinde değiştiğinin keşfi, ancak 17 yüzyılda Kepler'in tekrar ispatlamasıyla anlaşılabilmişti. Dünya ekseninin eğiminde, ekliptik düzlemine göre değişiklik olabileceği düşünülüp, bunu ispatlamak için Tahran'da bir rasathane kurulmuş, yapılan araştırmalar neticesinde bu eğim açısının devamlı olarak azaldığı ispatlanmıştı. Bu bilgi Batı'da ancak 19. yüzyılda tasdik edilebilmişti. Astronomi o kadar ileri gitmişti ki, insanların çoğu ceplerinde saat gibi usturlablar taşıyor, gezegenlerin hangi tarihte hangi burçta olacağını hesap edebiliyorlardı. Fuat Hoca da bizlere, o devir araştırmacılarının Güneş'in ve Ay'ın durumlarını gösteren takvim gibi kullandıkları çarklardan yapılmış âletleri, tıpkı bir çocuğun taze hevesi içinde gösteriyor.
13. yüzyılda yaşayan ve Orta Çağ Avrupa'sının en büyük matematikçisi olarak bilinen Pizalı Leonardo’nun, hayatının büyük kısmını İslâm ülkelerinde geçirmesi sebebiyle, oralardan aldığı kitapların tesirinde kalmış olması kuvvetle muhtemeldir. Ondan 200 yıl sonra yaşayan Leonardo da Vinci’nin çizdiği âlet, makine ve silâhlarla ilgili bilgilerin kaynağının da İslâm dünyasından olduğu, bugün bulunan önemli bazı Arapça kitapların İtalyanca tercümelerinden anlaşılmıştır.
Müslüman coğrafyacılar, başlangıç bilgilerini eski Yunan ve Hint'ten aldıkları Kürevî Trigonometriyi çok hızlı geliştirerek müthiş neticeler elde etmişlerdi. Fuat Hoca, Hint Okyanusu’nun, Sumatra ile Doğu Afrika sahilleri arasındaki Ekvator çizgisi genişliğinin bu sayede hesaplandığını; Bîrûnî'nin Gazne ile Bağdat arasındaki boylamları ve aralarındaki mesafeleri hesaplarken, iki sene boyunca 5.000 km’den fazla mesafe katederek 60 ayrı istasyondan yaptığı ölçümlerdeki çok küçük hataların ancak 19 ve 20. yüzyıldaki coğrafî çalışmalarla düzeltilebildiğini ve bugün bilinen matematikî coğrafyanın yüzde sekseninin Müslümanlar tarafından geliştirildiğini söylerken gözlerimiz yaşarıyordu.
11. yüzyılın ortalarında, Tunuslu bir tüccar olan ve daha sonra Constantinus Africanus adını alan kişinin, 25 kadar İslâm tıp kitabını alarak Salerno'da bir manastıra kapanıp tercüme ettiğini ve ne yazık ki, bu tercümeleri ya kendi adıyla veya Antik Yunanlıların adıyla yayımladığını öğrendik. Çalışkan, becerikli ve kurnaz İtalyanların, 17. yüzyıla kadar bütün İslâm eserlerini Sicilya adası ve Güney İtalya üzerinden Avrupa'ya taşıdıklarını fakat hep kendi isimleriyle yayımladıklarını üzülerek dinledik.
Câbir İbn-i Hayyan’ın başta kimya olmak üzere tabiî ilimlerin birçok dalında yaptığı çalışmalara, ayrıca Müslüman ilim adamlarının tıpta ortaya koyduğu büyük yeniliklere girmemiz bu yazı çerçevesinde mümkün olmadığı gibi, sadece şahısları ve eserlerinin isimlerini vermeye bile sayfalarımız yetmez.
Hocamıza bu büyük medeniyetin gelişmesinin altındaki en temel hususiyeti sorduğumuzda, son olarak şunları söyledi: “En birinci husus, İslâm'ın hoşgörüsüydü. Her milletten ve dinden insan bir arada bulunabiliyor ve geçmiş bilgi birikimini öğreten kim olursa olsun, onu İslâm dünyasına getirip, bilgiyi ondan çok hızlı şekilde öğreniyorlardı. Batı dünyasında çok büyük insanlardan bahsedilir, bunlar bilimde çığır açan dev şahsiyetler olarak takdim edilir, meselâ; Aristoteles, Batlamyus, Descartes ve Newton gibi. İnanın ki, bu gibi tiplerden İslâm dünyasında saymakla bitiremeyeceğimiz yüzlerce âlim var.”
Muhterem Fuat Hoca’mızın İslam’da Bilim ve Teknoloji isimli beş ciltlik eserinin Türkçeye kazandırılmasının çok büyük bir hizmet olacağı, basım imkânı güçlü olan yayınevlerine tanıtılabileceği, böyle hayırlı bir işin İslâm âlemindeki geri kalmışlıktan kaynaklanan eksiklik ve aşağılık kompleksinden kurtulmamızda büyük fayda sağlayacağı, bilim adamlarımıza büyük bir psikolojik destek olacağı.. gibi mülâhazalarla, Almanca ve Fransızca nüshalarından birer takım satın alıp yanından ayrıldık.
Daha sonra, 12 Nisan 2004'te Türkiye Bilimler Akademisi'nin organize ettiği ve konuşmacı olarak Fuat Sezgin Hoca'nın katıldığı konferansın metni elime geçti (TUBA Akademi Forumu, 29., İslâm Kültür Dünyasının Bilimler Tarihindeki Yeri) . Konferansın sonunda kendisine tevcih edilen Mûtezile hareketi, İmam Gazzalî ve Fatih devrinden sonra bilim ve teknolojide geri kaldığımız iddiaları gibi klâsik Türk aydınlarının sahip olduğu bakış açısıyla sorulan sorulara verdiği cevaplar, hocamıza olan hayranlık ve takdir hislerimin daha da artmasına vesile oldu. Fuat Hoca bu sorulara verdiği çok dengeli ve uzun cevaplarda özet olarak şunu söylüyordu: “Sizler onları (Mûtezile'yi) çok seviyorsunuz galiba, ben de onlara karşı düşmanlık duymuyorum. Onlara rasyonalist bir zümre denir, içlerinde büyük insanlar var; fakat gelişmekte olan bir medeniyetin bir tezahürü, bir parçası olarak görülmeli. Meselâ; Câbir ibn Hayyan gibi bir insan da çıkıyor, atomizmle uğraşıyorlar, tecrübeyle uğraşıyorlar falan; onu ne mübalağa edelim, ne de küçümseyelim. Yani o büyük İslâm medeniyetinin enteresan görünüşlerinden biri olarak değerlendirelim… İmam Gazzalî'nin İslâm medeniyetinin çöküşünde bir tesiri yoktur, bütün bunlar İslâm medeniyetinin büyüklüğü bilinmeden söylenmiş küçük şeylerdir… 16. yüzyılda bile matematik, fizik ve astronomide büyük gelişmeler vardı, siz onları bilmiyorsunuz, sadece okul kitaplarında öğretilen Fatih'ten sonra bir şey olmadı, anlayışı var. Bunu bir kelimeyle anlatayım, hakikaten Fatih’ten sonra bir yıpranma var, bu bütün medeniyetlerde olduğu gibi yavaş yavaş baş göstermiştir. Bunu Fatih devrine teşmil edemezsiniz, 15. yüzyılda bilimde Semerkant’tan, Hindistan’a kadar İslâm dünyası bir bütündü, fakat Osmanlılar hepsini temsil etmiyorlardı. Ayrıca genellikle sebeplerle neticeler karıştırılmaktadır.
Fuat Hoca’mızı bir derginin böyle altı sayfalık bir yazısı çerçevesinde değerlendirmek muhakkak ki, çok eksik ve kısa kalacaktır. Kurmuş olduğu enstitüsündeki çalışmaları, orijinal çizimlerden modellerini yaptırdığı teknolojik âletler müzesi, şaheser seviyesindeki kaynak kitapları ve her şeyden önce geçmişte devletimizin kendisine yaşattığı acılı günleriyle, bir roman muhtevasında ele alınacak bir şahsiyettir. Dileriz devletimiz veya sponsorluk yapabilecek zenginlerimiz sahip çıksın da, Frankfurt’taki İslâm Bilim ve Teknoloji Müzesi'nin bir kopyası yaptırılarak ülkemizde bir enstitü açılabilsin. Fuat Hoca sadece bir bina istiyor. İnşaallah ilgilenenler çıkar da, hem ülkemiz yeni nesillerine gösterecek bir müessese kazanır, hem de belki böylece Fuat Hoca’mıza borcumuzu ödemiş oluruz.
27/03/2005 TARİHLİ RADİKAL GAZETESİNDE ÇIKAN BİR YAZI:
Doğu'dan yükselen ışığı dünyaya tanıtan adam
Almanya'da çalışan Sezgin, beş ciltlik İslam bilimlerindeki buluş endeksinden sonra 800 icadı yeniden yaptırarak Frankfurt'ta müzede sergilemeye başladı
27/03/2005 RADİKAL İBRAHİM GÜNEL
İSTANBUL - Modern bilimin kuruluşunda Doğu'nun, özellikle Müslüman Doğu'nun payı nedir? Bu sorunun yanıtını 60 yıldır arayan Prof. Dr. Fuat Sezgin, Doğu' nun hak ettiği yeri almasına ciddi katkı yapan bir isim. Prof. Sezgin, 'bilimler tarihi' alanında dünyanın sayılı isimlerinden.Almanya'da çalışan Sezgin, beş ciltlik İslam bilimlerindeki buluş endeksinden sonra 800 icadı yeniden yaptırarak Frankfurt'ta müzede sergilemeye başladı
27/03/2005 RADİKAL İBRAHİM GÜNEL
Almanya'daki Goethe Universitesi Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü Müdürü Sezgin, son olarak İslam âlimlerinin kitaplarına dayanarak yaptırdığı 800 icadın yer aldığı müzesiyle konuşuldu. Sezgin, Frakfurt'taki müzede yer alanların, buluşların yüzde 1'i bile olmadığını vurguluyor. Bu koleksiyonun 2006 ilkbaharında, Paris'te geniş kapsamlı bir sergiyle tanıtılması hedefleniyor.
Prof. Dr Sezgin'e göre 'modern bilim'in temeli, 9-16. yüzyıl arasında yaşayan Müslüman bilim adamlarına dayanıyor. Bu bilgilerin Sicilya ve Endülüs'te yapılan çevirilerle Avrupa'ya ulaştığını anlatan Sezgin, Portekizlilere mal edilen modern denizcilik bilimini örnek veriyor:
"Denizcilik ilminin iki temel prensibi vardır. Biri, engin denizde büyük mesafeleri ölçmek, diğeri de bulunduğunuz noktayı tespit edebilmek. Müslümanlar bu iki temeli 15. yüzyılda kurmuştu. Afrika ile Endonezya'nın Sumatra Adası arasındaki mesafeyi 20-30 kilometre hatayla ölçmüşlerdi. Bunun ötesinde Müslümanlar, enlem-boylam derecelerini gösteren dünyanın ilk haritasını çizdi. Bugün küçük düzeltmeler dışında bunun doğru olduğunu görürsünüz. Kuzey-güney, kuzey-doğu, hatta en zoru olan ekvatora paralel ölçümleri yapabiliyorlardı. Avrupalılar bunları Müslümanlardan öğrendi ama trigonometri bilgileri yeterli olmadığından nasıl yapıldığını bir türlü anlamadılar."
Schröder'den mektup var
İslam bilginleriyle Prof. Dr. Sezgin'in yolu, 1942'de İstanbul Üniversitesi Arap Filolojisi eğitimi almaya başlamasıyla kesişir. Ünlü şarkiyatçı Alman Prof. Dr. Helmut Ritter'le tanışır. Matematiğe meraklıdır. Hocası, Harizimî, Ebu'l-Vefa Buzcanî, İbn Heysem, Birunî gibi isimlerin, sonraki dönemlerin Avrupalı matematikçileriyle aynı seviyede, yer yer üstün olduğundan söz eder. Arapça öğrenmesini de önerir. Sezgin, Arapçayı nasıl öğrendiğini şöyle anlatıyor: "O tarihlerde Almanlar Bulgaristan'ı işgal etmişti. Türkiye'de devlet bütün üniversiteleri kapattı. Eve kapandım ve altı ay hiç çıkmadan çalıştım. Babamdan kalan 'Taberî Tefsiri'ni okudum. Hepsini anlamasam da ısrarla okuyor, Türkçe Kur'an tefsirleriyle karşılaştırıyordum. Bu şekilde gece gündüz 30 cildi okudum." Ritter'e "Hayatta bir dili bu kadar hızlı öğrenen birini görmedim" dedirten Sezgin, Süryanice, Farsça, Latince ve İbranice eserleri orijinallerinden okuyabilir hale gelir. Yakınlarına göre şu anda 27 dili 'çok iyi bilen' Sezgin, İÜ Arap Edebiyatı'nda öğretim üyesi olduğunda İslam bilimleri tarihini yazmaya karar verir. Ama 1960 darbesinde üniversiteden atılan 147 profesörün arasında onun da adı vardır. ABD'den iki, Almanya'dan bir davet alır. Sık sık İstanbul'a gelip gitmek için Goethe'yi tercih eder. Frankfurt'a gittiğinde karşısında 'İslam Bilimleri Tarihi' yazmaya çalışan uluslararası bir komite bulur. 12 ciltlik kitabının ilk cildi 1967'de yayımlandığında komite kendini lağveder. Sezgin bugün 80 yaşında ve son yazdığı beş ciltlik İslam bilimleriyle ilgili kronolojik buluş indeksinin yer aldığı kitap için Alman Başbakanı Gerhard Schröder'den şöyle bir mektup aldı. "Bu iki kültür dünyasını birbirinden ayıran kesimlerin karşısında mücadele edebilmemiz için bize en büyük desteği verdiniz."
Gökyüzü ölçülüp biçildi
İslam bilginlerinin sonradan 'Avrupa bilimi'ne temel olacak bilimsel çalışmaları konusunda Sezgin şu bilgileri veriyor:
• İslam'ın 150. yılında Abbasi Halifesi el Mem'un, Hint astronomlarını Bağdat'a davet etti. Astronomi ve matematik kitabı Siddhata, Arapçaya çevrildi. Yunanlıların tanımadığı sıfır sayısı ve trigonometrik elamanlar, İslam dünyasına girdi. 'Jiva' terimi, Arapçaya 'gib' oradan Latinceye 'sinüs' (cep) olarak çevrildi.
• Câbir ibnü Heyyân, kimyayı bir bilim olarak kurdu. Cabir, tüm insani duyguların matematiksel olarak ifade edilebileceğine inanıyordu.
• Ekvatorun uzunluğu, Halife Mem'un zamanında ölçüldü: Bugün bildiğimiz gibi 40 bin kilometre!
• MS 950'de Ebu Cafer el Hazin, ilk kez üçüncü dereceden denklemi çözdü. İbnü'l Heytem ise 11. yüzyılda bir optik problemi dördüncü dereceden denklemle çözdü. Ömer Hayyam'ın üçüncü dereceden denklemleri sisteme bağlayan kitabının Avrupa'ya ulaşmadığı sanılıyor. Bu kitabın bir benzeri ancak 17. yüzyılda Rene Descartes, Franz van Schooten ve Edmund Halley tarafından yazılabildi.
• Güneşle Dünya'nın yıllık en uzak aralığının değişken olduğunu 9. yüzyılda Müslümanlar saptadı. Yörüngedeki küçülmeyi 12.09 saniye olarak hesapladılar. Bugün bu değer, 11.46 saniye. Tahran'da 10. yüzyılda saptanan bu bilgiye Avrupalılar 19. yüzyılda gök mekaniğiyle ulaşabildi.
• El Birunî 11. Yüzyıl'da dünyanın enlem ve boylam derecelerini 6-40 dakikalık küçük farklarla hesapladı. Hataları 20. yüzyılda düzeltilebildi.
• 11. yüzyılda tacir Costantinus Africanus, İtalya'ya İslam bilginlerine ait 25 tıp kitabı götürdü. Latinceye çevrilen kitaplar, Yunan bilginlerinin adıyla yayımlandı.
• Leonardo da Vinci'nin çizdiği aletler ve matematik hesapları bugün bile 'inanılmaz' bulunuyor. Halbuki bu İslam bilginlerine ait olduğu kabul edilirse, tasarımların 'sır'ları da ortaya çıkıyor.
PROF. DR. FUAT SEZGİN: GOETHE ÜNİVERSİTESİ ARAP-İSLAM TARİHİ ENSTİTÜSÜ DİREKTÖRÜ
Bu makale Zaman Gazetesinden alıntılanmıştır.
Kim demiş İslam büyük bir medeniyet değil diye
Cumartesi, 30 Temmuz 2005 - (18:13)
Fuat Sezgin
Bu makale Zaman Gazetesinden alıntılanmıştır.
Kim demiş İslam büyük bir medeniyet değil diye
Cumartesi, 30 Temmuz 2005 - (18:13)
Fuat Sezgin
Modern bilimler tarihinin üç yüzyıllık kadar bir geçmişi var. Avrupalıların on yedinci yüzyıldan itibaren kendilerini İslâm dünyasından üstün görmeye, hatta bu kültür dünyasını unutmaya başladıkları bir sırada, bilimler tarihinin başlayan yapıcı büyük bir çağı anlamında Rönesans (yeniden doğuş) diye bir adlandırma ortaya çıktı.
Bu terimin taşıdığı anlama göre Avrupa'da 13. hatta 12. yüzyıldan itibaren belirmeye başlayan ilmî kalkınma doğrudan doğruya Yunan bilimlerinin Latinceye tercümesi, benimsenmesi ve etkisi diye değerlendiriliyordu. Bu anlam, birçok bilim tarihçisi tarafından tarihî gerçeklere aykırı olduğunun gösterilmiş bulunmasına rağmen Batı dünyasında, hatta onun dümen suyunda kalan İslâm dünyasında hakim bulunuyor. Benim kuşağım ilkokulda ve lisede Rönesans görüşünü sarsılmaz bir gerçek olarak Batı dillerinden alınan ders kitaplarından öğreniyordu.
1943 yılında İstanbul Üniversitesi'nde şarkiyat tahsiline başladığımda, dünyanın, geçmişte ve bugün için en büyük şarkiyatçısı olarak tanınan Hellmut Ritter'in öğrencisi olmak şans ve nimetine kavuştum. O bana, fazla tembel bir öğrenci olmadığıma inanınca, doğal bilimlerle, özellikle matematik ile ilgilenmemi, modern matematiğin temelinde İslâm bilginlerinin kitaplarının bulunduğunu söyledi, misal olarak el-Hârezmî, İbnü Yûnis, İbnü'l-Heytem ve el-Bîrûnî'nin adını andı. Onların Batı dünyasında tanınan en büyük bilginler seviyesinde olduğunu söyledi. O gün eve gittim, çok zor, uykusuz bir gece geçirdim. Bir taraftan genç hafızamda eve götürdüğüm dört isimden başka çok şey bilmek aşkı, öbür taraftan, ilkokula başladığım ilk haftalarda süslü püslü hanım öğretmenimden duyduğum söz: “İslâm bilginlerinin, dünyanın bir öküzün boynuzu üzerine oturduğuna inandıkları”. Sabahın olmasını, hocama çok çok şeyler sorma saadetine kavuşma anını sabırsızlıkla bekledim.
Batı; İslâm medeniyetinin devamı...
O günden bugüne kadar tam 61 yıl geçti. Bazı küçük sarsıntılar bir tarafa, bu geçen zaman zarfında sadece bir gerçeği öğrenmenin peşinde koştum: İslâm kültür dünyasının bilimler tarihindeki yeri nedir? Daha genç kuşakların Türkiye okullarında bizim kuşaklarımızdan Müslümanların bilimler tarihindeki yeri ile ilgili, ne kadar farklı olumlu veya olumsuz şeyler öğrendiklerini bilemiyorum. Ama bu hususta gözden kaçmayan bir gerçek var ki, o da genellikle Müslümanlar, bu arada Türkler İslâm kültür dünyasının bilimler tarihindeki yerini ya çok az biliyorlar, ya hiç bilmiyorlar veya elan bu kültür dünyasına karşı çok yanlış görüşler taşıyorlar. Batı dünyasının bugünkü üstün durumu birçok Müslüman'da özellikle Türklerde adeta bir aşağılık duygusu uyandırıyor. Ortada gözden kaçmayacak bir gerçek var ki, o da birçok Türk aydını, Batı dünyasına ulaşabilmenin çaresini Türk topluluğunu dinden kurtarmakta buluyor.
Ben altmış yıllık çalışmam sırasında her gün biraz daha fazla İslâm uygarlığını tanımanın ve tanıtmanın Batı dünyasına ulaşma davası bakımından en sağlam, daha doğrusu tek yol olduğuna inandım. Bugünkü bilgime göre, -ki bunu gerçeğe oranla çok yoksul buluyorum- genç Batı uygarlığını İslâm uygarlığının değişik, coğrafî ve iktisadî şartlar altında gerçekleşen devamı olarak görüyorum. Bu anlamda İslâm bilimleri Yunan bilimlerinin bir devamı olarak gelişti. Diğer taraftan Yunan bilimlerinin temellerinin eski Mısır ve Babilonya bilimlerine dayandığını, bilimler tarihi yavaş yavaş ortaya koyuyor. Benim için bilimler tarihi bir bütündür. Bilim tarihçisinin ödevi bu bütünü meydana getiren parçaları gerçeğe uygun bir şekilde, hislerden, önyargılardan uzak, tam bir objektivite ile değerlendirmek ve tanıtmaktır.
Bugünkü Batı bilimlerinin İslâm bilimlerinin bir devamı olduğu hususundaki görüşümü birçok Alman meslektaşlarıma, enstitümüzün müzesini ziyarete gelen misafirlerin bir kısmına ilettiğimde onlar bunu hemen hemen yadırgamadılar, sadece bana şu soruyu sordular: İslâm dünyasındaki bilimlerin böyle bir yüksek düzeye ulaşmış olması ile bağdaşamayacak bugünkü geriliği nasıl aydınlatırsınız? Şüphesiz bu soru sizin de kafanızı meşgul ediyor. Buna sözlerimin sonunda kısaca dokunacağım.
Size sunmak istediğim basit tablonun seyrek çizgileri şunlar: Müslümanlar tarih sahnesine çıkışlarının ilk 20 yılı içinde önce Romalıların, daha sonra Bizanslıların elinde bulunan Suriye ve Mısır'daki kültür merkezlerini ele geçirdiler. Bununla Müslümanlara Yunan bilimlerinin ilk kapıları açılmış oldu. Takip eden üçüncü on yılda onların gemilere sahip olması, Kıbrıs'ı, Rodos'u işgal edip Sicilya sahillerine dayanmaları tarihin şaşırtıcı hadiseleri arasında bulunuyor. Bu her şeyden önce onların yeni vatandaşlarına -ister yeni dini kabul etmiş, ister etmemiş olsunlar- çok iyi muamele etmiş, hürmet ve tolerans göstermiş olmalarının ürünüydü. Müslümanların azınlık din mensuplarına karşı tanıdıkları tam hürriyet, kurdukları medeniyetin yapıcı prensiplerinden biri idi. Bizler Osmanlıların bu paha biçilmez prensibi iyi değerlendirmiş olmaları ile öğünebiliriz. Bu prensibin yüksek değeri ancak öbür kültür dünyalarıyla karşılaştırıldığında daha iyi anlaşılabilir. İslâm'ın ilk yüzyılında Yunancadan, Süryaniceden, Farsçadan ilk tercümeler yapıldı. Bunu yapanlar eski kültür merkezlerinin mensupları idi, destek ve arzu Emevî halifelerinden geliyordu. Müslümanlar dünyanın yuvarlak olduğu fikrini Yunanlılardan ve İranlılardan kuşkusuz kabullendiler. Daha ilk yüzyılda okuyup yazma ilgisi bir yaygın hastalık gibi bütün İslâm dünyasını etkiledi. Ben şahsen, aynı yüzyılın sonuna doğru gelişen okuyup yazanların sayısının o çağın hiçbir yeriyle ölçü kabul etmez bir düzeye ulaştığına inanıyorum.
İslâm'ın 15. yıllarında Abbasî halifesi bazı Hint astronomlarını Bağdat'a davet etti. Onların beraberlerinde getirdikleri Siddhânta, ki Sanskritçenin çok hacimli, en çok gelişmiş astronomi ve matematik kitabı idi, Arapçaya tercüme edildi. Bu işi başaranlar eski İran ekolünün Müslüman mensupları idi. Bununla genç kültür dünyasında ilmî astronomi başlamış bulunuyordu. Yunanlıların tanımadığı sıfır sayısı ve Hintliler arasında gelişen trigonometrik elemanlar İslâm dünyasına girdi. Onlar sinüs manasına gelen jîva terimini ğîb diye Arapçalaştırdılar. Bu sonradan yanlış olarak Latinceye cep manasına sinüs diye tercüme edildi. İlerleme büyük bir hızla gelişiyordu. İkinci yüzyılın sonuna kadar Batlamyos'un zor ve hacimli Elmajest adlı astronomi kitabı, Öklid'in geometrisi ve daha pek çok kitap Arapçaya tercüme edilmiş bulunuyordu, hatta şerh ve tenkit işine başlanmıştı. Kısacası ikinci yüzyılın üçüncü yüzyıla dönümü ilmin birçok alanında alma ve benimseme (resepsyon ve asimilasyon) çağı yaratıcılık safhasının eşiğine dayanmıştı. Abbasî devlet adamlarının, Hint dinlerini araştırmak maksadıyla ikinci yüzyılın sonlarına doğru Hindistan'a araştırıcı gönderdiğini düşünürsek, ilmî hareketin ne büyük bir süratle geliştiğini kolayca anlamış oluruz. Daha ikinci yüzyıl yani milâdın 8. yüzyılının sonuna doğru Yunanlılardan alınan atomizmin büyük gelişmeler kazandığını söylemek isterim. Bunun İslâm dünyasındaki gelişmesinin, Avrupa'da 20. yüzyılın ilk yarısındaki düzeyde olduğunu şarkiyatçılardan biri ileri sürüyor.
Bilimin temelini Müslümanlar attı
Aynı yüzyıl, tüm bilimler tarihinin en büyük şahsiyetlerinden birinin ortaya çıkışına şahit oldu. Bu Câbir ibnü Heyyân idi. O, Yunanlılarla daha sonraları doğu Akdeniz çevresi kültür merkezlerindeki gelişmeleri değerlendirerek kimyayı kantitatif ve kalitatif prensiplere dayanan bir bilim olarak kurdu. Bu bilimi -İslâm dünyasındaki bazı küçük katkılar bir tarafa- daha yeni bir düzeye kavuşmak için 900 ila 1000 yıl bekledi. Kimya ile başlayan bu büyük bilgin zamanla hemen hemen bütün doğal bilimlerle uğraştı. Câbir büyük bir doğa bilgini olarak gelişti. O, Allah'ın insana verdiği kabiliyetin adeta sınırsız olduğuna inanıyordu. İnsanın kâinatın en son sır perdelerini yırtmaya muktedir olduğuna, canlı ve cansız varlıklar yaratabileceğine inanıyor, hiç olmazsa teorik olarak bunun mümkün bulunduğunu savunuyordu. Her şeyden önemli olanı bu problemin milâdın 8. yüzyılında İslâm dünyasında korkusuzca yazılabilmesiydi. O aynı zamanda 700 hayvansal ve diğer doğal sesleri kapsayan bir sistem kurmaya çalıştı. Fizik onda, doğada saklı olanı açığa çıkarma kanunu diye ifadesini buluyor, doğadaki her zerrenin, zerrelerin birbirlerine olan etkisinin, hatta bütün insanî duyguların matematikman ölçülebileceğine inanıyordu. Bunu “Um al-mîzân (ölçü ilmi)” diye adlandırıyordu. Câbir'in yaşadığı yüzyılda, bütün doğal bilimler bir tarafa, filoloji inanılmaz bir düzeye ulaşmıştı. Sîbaveyh'in o çağda yazılmış çok hacimli sistematik gramer kitabının benzerine hangi kültür dünyasında rastlanacağını bilemiyorum.
9. yüzyılın başlarında Halife el-Me'mûn, Bağdat'ta Beytü'l-Hikmet adıyla bir akademi kurdu. Bu bilgin halifenin başkanlığında bir araya gelen Müslüman, Hıristiyan, Yahudî ve Sabiî dinine mensup bilginler yeni tercümeler yapıyor, eski tercümeleri düzeltiyor ve ilmin çeşitli alanlarında araştırmalar yapıyorlardı. Halife el-Me'mûn astronomide sağlam neticeler almak gayesiyle biri Bağdat'ta diğeri de Şam'da iki rasathane kurdurdu. Bunlar bilimler tarihinin tanıdığı ilk gözlemevleri idi. Çalışmalar çok zaman halifenin katılması ile oluyordu. Aynı halife astronom ve matematikçilerinden Ekvator'un uzunluğunu ölçmelerini istedi. Onlar bu işi hayranlıkla karşılanacak yüksek ilmî metotlarla sonuçlandırdılar. Onların ulaştığı değer bugün bildiğimiz uzunluktan ibarettir. Yaklaşık kırk bin kilometre.
Halife el-Me'mûn, 70 kadar bilgini bir dünya haritası yapmak ve bir coğrafya kitabı yazmakla ödevlendirdi. Tabiatıyla onlar her şeyden önce bilinen Marinos'un haritası ve Batlamyos'un coğrafyasına dayanmak zorunda idiler. Tabiatı ile bir kuşak boyunca başarabilecekleri doğrultmanın ve yeniliklerin bir sınırı vardı. Onların bundan 20 yıl önce Topkapı Sarayı'nda bulduğum dünya haritası coğrafya tarihi üzerindeki düşünceleri büyük çapta doğrultmaya zorluyor. Onu sadece Batlamyos'un adını taşıyan harita ile karşılaştırmak yeter. Meselâ el-Me'mun haritasında Atlas ve Hint okyanusları Batlamyos'taki içdeniz halinden kurtulmuş, karaları kuşatan gerçek şekli bulmuşlardı.
19. yüzyılda çözülebilen gerçekler...
Halife el-Me'mûn zamanında üç cebir kitabı yazıldı. Bunlar Babilonya, Yunan ve Hintliler tarafından bilinen birinci ve ikinci dereceden denklemleri ilk defa ayrı bir bilim dalı olarak ortaya koyuyorlardı. Cebir alanında kaydedilen gelişmeleri birkaç cümle ile özetlemek istiyorum: İlk üç cebir kitabının ortaya çıkışından 50 yıl kadar sonra el-Mâhânî adındaki bilgin bir geometrik problemi üçüncü dereceden bir denkleme çevirdi, ama denklemi çözemedi. Üçüncü dereceden bir denklemin ilk çözümünü milâdın 950 yıllarında Ebû Ca'fer el-Hâzin adlı matematikçi ve astronom parabol konstrüksyonu kullanmak suretiyle başardı. 11. yüzyılın ilk yarısında İbnü'l-Heytem bir optik problemini dördüncü dereceden bir denklemle çözdü. Küçük bir yanlışlıkla Latinceye çevrilen problem, Prohlema Alhazeni adı altında 13. yüzyıldan itibaren Avrupalı bilginleri altı yüzyıl kadar uğraştırdı. İbnü'l-Heytem'in çözümü ancak 19. yüzyılda kavranabildi.
11. yüzyılın sonlarına doğru Ömer Hayyâm, çözüm yolları çoğalan üçüncü dereceden denklemleri bir sisteme bağlayan ilk kitabı yazdı. Hayyâm'ın kitabının Avrupa'ya ulaşmadığı sanılıyor, ama onunkine benzeyen denklem konstrüksyon ve çözümleri 17. yüzyılda Rene Descartes, Frans van Sehooten ve Edmund Halley'in kitaplarında karşımıza çıkıyor. Bu benzerlik sorununu geçen yüzyılın ilk yarısında ele alan matematik tarihçisi Johannes Tropfke, adı geçen Avrupalı bilginlerin 'Ömer Hayyâm'ın sonuçlarına kendi gayretleri ile ulaştıklarına inanıyor, öncellerinin kitabının Avrupa'da tanınmadığından aynı denklem ve çözümlerinin daha önce bilinmediğine hayıflanıyordu. O bir bakıma haklı, ama aynı sonuçların İslâm dünyasından Avrupa'ya başka vasıtalarla ulaşıp ulaşmadığı sorunu bugün için açık bulunuyor.
15. yüzyılın ilk yarısında Giyâtüddîn el-Kâşî dördüncü dereceden denklemlerin 70 tipini tanıyordu. Modern matematikle bu sayı 65'e indiriliyor. Bu denklem konusundan sonra milâdın 9. yüzyılına dönüyorum. Astronomide 9. yüzyılda Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü veya aksini ileri süren görüşlere rastlıyoruz. 19. yüzyılda Dünya'nın kendi etrafında döndüğü görüşünü savunanlar çoğaldı. 11. yüzyılda bu görüş bazı sebeplerle bırakıldı.
9. yüzyılda rasat netice ve ölçülerinde çok büyük başarılar elde edildi. Meselâ Güneş'le Dünya'nın yıllık en uzak mesafe noktasının sabit olmayıp değiştiğini fark ettiler. 11. yüzyılda yörüngedeki ilerlemenin yıllık 12,09 saniye olduğunu sapladılar. Günümüzde bu değer 11,46 saniye olarak biliniyor. Bu, çok yüksek bir gözlem tekniği, araç ve matematiği gerektiren sonuç 17. yüzyılda Johann Kepler'e ulaşmıştı. O, bunun nasıl başarıldığını bilmek için bazı çağdaşları ile yazışıyordu. Kısaca söyleyeyim, el-Bîrûnî bu hususta yılın dört bölümünde yapılan gözlemlerin sonuçlarını infinitezimal matematikle değerlendirmişti.
Astronomi alanından bir misal daha: 10. yüzyılın ilk yarısında yerküresi ekseninin eğiminde bir değişikliğin olabileceğini düşünmeye başladılar. Bunu saptayabilmek için aynı yüzyılın ikinci yarısında eski Tahran'da özel bir rasathane kuruldu. Varılan sonuç şu: Dünyanın ekseni sürekli olarak azalıyor. Gök mekaniği 19. yüzyılda aynı sonucu doğruladı. İnfinitezimal matematiğe 9. yüzyılın ikinci yarısında yöneldiler. Arşimed'in bu konudaki gayreti onlara ulaşmamıştı. Ayrı yoldan giderek yüzyıllar boyu gerçekleşen bir gelişmenin en yüksek noktasını 15. yüzyılda Giyâtüddîn el-Kâşî'de buluyoruz. O geometrik olan ve olmayan cisimlerin hacmini (oylumunu) ve yüzlerini ölçebiliyordu.
FUAZ SEZGİN HOCAMIZIN "İSLAMDA BİLİM VE TEKNİK" ADLI KİTABININ TANITIMI
FUAT SEZGİN’İN “İSLAM’DA BİLİM ve TEKNİK” KİTABI
Doğan KUBAN CBT 14 HAziran 2008
Doğan KUBAN CBT 14 HAziran 2008
İslam’da bilimin parladığı zamanlar, Avrupa bilimi ve bugün
Ortaçağda yaratılan İslam bilimi Antikite ile modern çağ arasında önemli bir köprüdür. İslam bilimi 8.-15. yüzyıllar arasında -ağırlığı 9.-13. yüzyıllar olmak üzere- dünya bilim tarihinin ikinci aşamasını oluşturur. Fakat bu yaratıcı üretim dönemi, 12. yüzyıldan sonra İmam Gazali ve Aşari bağnazlığının derinleşmesiyle giderek yok oldu. Bilim açısından en az Rönesans kadar özgün bir yaratma dönemi olmasına karşın İslam bilimi, tıp alanı dışında, sonraki bağnazlık döneminde kültürel önemini yitirmiş, medrese dogmatizminde yok oldu.
İslam’da, Yunan ve Antik kökenli her şeyle birlikte astronomide Mezopotamya geleneği, matematikte Hint geleneği bir alt veri olarak kabul edildi. Bu bilgiyi yeni deneyler, yeni ölçümler yeni gözlemlerle derinleştirdiler. Fakat çok da ileri gitmediler. Matematik Harezmi’nin cebrinde kaldı. Coğrafya daha çok astronomi ile birlikte düşünüldü. Fakat İslam dünyası büyük olduğu için bir çok gezgin coğrafyacı yetişti. Coğrafya deskriptifdi fakat matematiksel boyutu vardı.
Müslümanlar, eski dünyanın simya bilgilerine sahip çıktılar. Fakat giderek artan bilgiler ve deneyimlerle, Cabir, El-Razi gibi insanlar yetiştirdiler. Yunan bilimini geliştirdiler. Ve Çinin, Hindin birikimlerini de ona kattılar. Ne var ki Gazali düşüncesinin etkisiyle bu dönem kapandı. Daha sonra da bir şey olmadı. Fuat Sezgin bu basit panoramanın altında bilgi yokluğundan kaynaklanan bir sığlık olduğunu kanıtlamaya çalışan bir araştırıcıdır.
Ortaçağ İslam bilimi şaşırtıcı zenginliktedir, ve etkisi Rönesans’a ve bazı yapıtlar Rönesans’tan öteye de Latince çevirileri sayesinde sürmüştür. Sadece Alhazen (Ibn Heysem), Avicenna (Ibn Sina), El Harezmi değil, fakat Farabi, Ibn Rüşt ve Ibn Sina, Aristo ve Eflatun’un yorumcuları olarak dünya felsefe tarihine geçmişlerdir.
Mesaj şudur: Din ve bilim arasında bir çelişki aramak gerekmez. Çünkü din ve bilim dünyayı tümüyle değişik algılama sistemleri üzerine kurulmuşlardır. İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra gelmesine karşın onlardan daha fazla Antik bilim mirasına sahip çıkmıştır.
Tanınmış İslam bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in Frankfurt’ta Goethe Üniversitesinin Arab-İslam Tarih Bilimleri Enstitüsü tarafından 2004 yılında yayınlanan “İslam’da Bilim ve Teknik” adlı 5 ciltlik yapıtı, Türkiye Bilimler Akademisi tarafından Türkçe yayımlandı. (Fuat Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, Arap-İslam Bilimleri Tarihine Giriş, Çeviren: Abdurrahman Aliy, Ankara, 2007)
Fuat Sezgin Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli İslam bilim tarihçisi ve ‘arabisant’ıdır. Tanınmış oryantalist Helmut Ritter’in öğrencisi olan ve İ.Ü. İslam Araştırmaları Enstitüsünde Zeki Velidi Toğan’la da birlikte çalışmış olan Sezgin 1961’de doçent olarak Frankfurt Üniversitesi’ne gitmiş, 1965’te orada profesör olmuştur.
1963’te biten 13 Ciltlik ‘Geschichte des arabischen Schrifttum’ adlı yapıtı, İslam tarihi alanında Brockelmann’ın ünlü biyografisini büyük ölçüde aşan en önemli başvuru kitaplarından biridir. Halen Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi Arap-İslam Enstitüsü ve Müzesi başkanı olan Sezgin müzeyi Ortaçağ İslam bilimsel araçlarının yeni modelleriyle zenginleştirerek İslam teknolojisi için çok önemli bir teknik müze statüsüne ulaştırmıştır. İslam’da Bilim ve Teknik kitabı bu müzenin bütün içeriği ile birlikte İslam bilimine ilişkin en yeni çalışmaların sonuçlarını ve F. Sezgin’in İslam bilimi ve teknolojisi konusundaki özetlenmiş düşüncelerini içermektedir.
İSLAM BİLİM: KÖPRÜ
İslam Bilimi dendiği zaman Avrupa gözlüklü bir Batı egemenliği tarihinde, Ortaçağda yaratılan İslam biliminin Antikite ile modern çağ arasında önemli bir köprü olduğu hatırlanmaz. Oysa İslam bilimi 8.-15. Yüzyıllar arasında -ağırlığı 9.-13. yüzyıllar olmak üzere- dünya bilim tarihinin ikinci aşamasını oluşturur.
Fakat bu yaratıcı üretim dönemi 12. Yüzyıldan sonra İmam Gazali ve Aşari bağnazlığının derinleşmesiyle giderek yok olmuştur. Antik bilgi ve felsefe tabanı üzerinde gelişmiş ve bilim açısından en az Rönesans kadar özgün bir yaratma dönemi olmasına karşın İslam bilimi, tıp alanı dışında, sonraki bağnazlık döneminde kültürel önemini yitirmiş, medrese dogmatizminde yok olmuştur.
Fakat Avrupa’da. 9. Yüzyıldan itibaren Latinceye çevrilip etkileri Rönesans’a kadar sürdüğü, ve Batı kültür ortamı (ki buna kilise de dahildir) İslam yazarlarına Latince adlar takarak kullandığı Avicenna, Alhazen, Averroes gibi bilim ve felsefe adamlarını neredeyse kendi kültürüne entegre ettiği için, İslam bilim ve felsefesi, Avrupa düşünürleri ve bilim adamları tarafından, öğrenilmiş ve değerlendirilmiştir.
Fuat Sezgin, çok ayrıntılı olarak tanıdığı İslam’ı literatürü içinde Müslüman bilim adamlarının genel bilim tarihindeki konumlarını incelerken, temelde hem Avrupalıların hem de bizim gibi her şeyi Batıdan öğrenen Avrupalı olmayanların ön yargılarına karşı bilimsel bir savaş sürdüren bir araştırıcıdır.
Avrupa bilim tarihinin genel yargısı Sarton’a gelene kadar şöyle özetlenebilir: özellikle Abbasiler döneminde, eski İran topraklarında Araplar İranlıların, Yunanlıların, Suriyeli Hıristiyanların, Yahudilerin yardımına muhtaçtılar. Ve Hıristiyan kilisesi gibi Paganizmle kavga etmeleri de gerekmiyordu. Böylece önce eski Sasani kenti Gundişapur’da , sonra Bağdat’ta bilim ve felsefe yapıtları Arapçaya, Arap olmayanlar eliyle çevrildi. Yunan ve Antik kökenli her şeyle birlikte astronomide Mezopotamya geleneği, matematikte Hint geleneği bir alt veri olarak kabul edildi. Bu bilgiler hem idareciler hem de büyük tüccarlar tarafından isteniyordu.
Bu bilgiyi yeni deneyler, yeni ölçümler yeni gözlemlerle derinleştirdiler. Fakat çok da ileri gitmediler. Matematik Harezmi’nin cebrinde kaldı. Coğrafya daha çok astronomi ile birlikte düşünüldü. Fakat İslam dünyası büyük olduğu için bir çok gezgin coğrafyacı yetişti. Coğrafya deskriptifdi fakat matematiksel boyutu vardı.
Tıp genelde Hipokrat ve Galen gibi otoriteleri izledi. Doktorların prestiji yüksekti, ve doktorluk, filozofun, astronomun, matematikçinin de yaptığı işlerden biriydi. Onun için aralarında Ibn Sina gibi filozof bilim adamları yetişti.
CABİR, EL-RAZİ
Müslümanlar, eski dünyanın simya bilgilerine sahip çıktılar. Fakat giderek artan bilgiler ve deneyimlerle, Cabir, El-Razi gibi insanlar yetiştirdiler. Yunan bilimini geliştirdiler. Ve Çinin, Hindin birikimlerini de ona kattılar. Ne var ki Gazali düşüncesinin etkisiyle bu dönem kapandı. Daha sonra da bir şey olmadı. Fuat Sezgin bu basit panoramanın altında bilgi yokluğundan kaynaklanan bir sığlık olduğunu kanıtlamaya çalışan bir araştırıcıdır.
Avrupa’nın 16. Yüzyıldan sonra yaptığı bilimsel devrimin verileriyle 9. Yüzyıl bilimini eleştirmek, anestezi olmadan yapılan ameliyatları, ya da röntgenle MRI; karşılaştırmaya benzer. Arapların Yunan yapıtlarını çevirip üzerinde hiç çalışmadıklarını kabul etsek, bir Rönesans da düşünemeyiz. Fakat bu tartışmanın tutarlı olması için Hıristiyan kilisesinin de Arap yapıtlarını Latinceye çevirme isteğinin de Müslümanların çabaları kadar önemli olduğunu hatırlamak gerekir. Sorun insan merakının kişi ve toplumu ulaştırdığı entelektüel tatminin dönemiyle ilişkisini kavramaktır.
Gerçi Avrupa vizyonun 19. yüzyıldaki gelişmesi içinde Johann G. Wenrich (1842) ve Ferdinand Wüstenfeld (1877) gibi İslamistlerin düşünceleri 20. Yüzyıl ortalarına kadar etkili olmuş, İslam bilimi antik bilgiyi Arapçaya çevirerek ve her şeyi onunu üzerine kuran bir taklitçi ya da yorumcu olarak kabul edilmiş, özgün katkıları yadsınmıştır.
Sezgin kitabında İslam bilimi ile ilgili Avrupa önyargılarının yavaş yavaş yıkılmasını ve İslam bilim tarihinin aşamalarını anlatırken İslam bilimsel düşüncesinde kaynak belirtmenin bilimsel önemini, ona karşın Antik Yunan düşüncesinde bilimsel düşüncenin başlangıcının karanlıkta kaldığını vurgulamayı da ihmal etmiyor.
İspanya İslam’ı Avrupa’ya antik düşünce ile birlikte İslam’ın bilimsel katkısının da girmesini sağlamış, ve Avrupa bilimini yönlendirici bir rol oynamıştır. İslam biliminin Antikite ile Modern arasındaki köprü konumunu ciddi olarak ilk vurgulayan George Sarton’un (1884-1956) 5 ciltlik anıtsal “Introduction to the History of Science” adlı ansiklopedik yapıtıdır.
BİLGİYE, DİNİ SAYGI!
Arapların Mısır’ı, Kıbrıs’ı, Sicilya’yı ve Rodos’u almaları Arap-Akdeniz simbiyosis’ini ve o simbiosis’de Grek-Hellenistik-Roma bilim ve felsefesinin Arap diline çevrilip Arap-İslam kültürünün temel taşlarından biri olmasını sağlar. Sezgin, Yunanlı Zosimus’a ait bir simya kitabının 658’de Arapça çevirisinin yapılmasının, daha Muaviye’nin valiliği sırasında Yunan kültür mirasına karşı ilginin varlığını vurguladığına işaret eder.
Arapların 700’lü yıllara kadar devlet idaresinde Kopt, Yunan, İran dillerini kullanmaları, onların yerli halkın kültürleriyle barışık olmalarını gerektiriyordu. Emevi halifeleri dönemindeki ilk çeviriler simya, astroloji ve tıp alanlarında olmuştur. Sezgin, Franz Rosenthal’a atfen, İslam’ın bu ilk döneminde bilgi’ye dini bir saygıyla yaklaşıldığını hatırlatır.
Gerçekten de eğer 7.-8. Yüzyıl İslam’ında daha sonraki çağların bağnazlığı olsaydı, böyle bir çeviri etkinliği de olamazdı. Peygamber’in ‘Bilgi neredeyse oradan al!’ hadisi -İslami bilginin temeli Kuran ve Sünnet içinde olduğu için- kuşkusuz, dini bilgi dışındaki bilgileri kastediyordu. İslam’ın erken çağında Kuran dilinin netleştirilmesi amacıyla (Leksikografi)’nin gelişmesi ve ‘hadis’ ilmi nedeniyle de eleştirel bir kaynak araştırma yönteminin oluşması Arap dilli İslam düşüncesinin gelişmesine önemli bir katkıda bulunmuş olmalıdır.
ŞİFA 22 KEZ BASILDI
‘İslam’da Bilim ve Teknik’ kitabının Birinci Cildi’nin ilk bölümü, 7. Yüzyıldan 16. Yüzyıla İslam dünyasının antik bilim mirasına sahip çıkarak onu Arap diline çevirip özümlemesini anlatır ve onun üzerine bina edilen bilimsel etkinliğin genel bir özetini yapıyor. Girişin ikinci bölümünde ise Arap dilli İslam biliminin Avrupa’ya girişi ve özümlenmesi anlatılmıştır. Bu etki Konstantinopolis, Kahire, Tunus ve Fas’tan, Sicilya, İtalya ve İspanya’ya , İspanya’dan Fransa’ya yayılıyor.
Bütün ortaçağ boyunca hatta 17. Yüzyıla kadar İslam bilim kitapları genelde İspanyalı Yahudilerin Latince çevirileri yoluyla, batıya kazandırılmış dini ve laik bilim adamlarının elinde antikiteyi ve İslam’ı batıya geçiren köprü olmuşlardır. Ibn Sina’nın Şifa’sının 16. Yüzyılda 22 kez basıldığını, İbn Heysem’in Optiği’nin 18. Yüzyıla kadar okunduğunu anımsamak, bu etkinin önemini ve yoğunluğunu anlatır (Ibn Sina’nın Türkçeye ancak 19. Yüzyılda çevrildiği düşünülürse Osmanlı tarihinde bilimsel kültürün doğası da daha iyi anlaşılır).
Yapıtın 2, 3, 4, 5.nci ciltleri, bilimsel deneylerde ve pratikte kullanılan, ve Sezgin’in büyük bir itina ile toplayıp, büyük ölçüde modern rökonstrüksiyonu yaptırdığı deney aletlerine ve diğer aletlerin tanıtılmasına ayrılmıştır. Böylece kitap ilginç bir görsel müze oluşturmaktadır.
BUGÜN RASTLANMIYOR
Peygamber’in ölümünden 150 yıl sonra İslam kültür ortamının, özellikle idareciler katında, Antik dünyadan ne kalmışsa çevirme gereğini duyan bir bilimsel merak düzeyine erişmesi çok önemli bir tarihi olgudur.
Buna bugünün İslam idarecileri katında rastlanmadığını düşünmek de öğreticidir.
Sezgin, Erken Abbasi döneminde 2 Hicri yüzyılda (8. YY) dış kaynaklı bilginin özümseme devrinin sürdüğünü söyler. Halife El-Mansur döneminde büyük Hint astronomi kitabı Brahmaputasidanta (kısaca Sidenta) (770)’nın Arapçaya çevrilişi önemli bir aşama olmuştur. Çeviriyi yapan Sasani çağı astronomisinin o sırada yaşamakta olan son temsilcisi el-Fazari İranlıydı. Hem bilim adamı hem vezir olan Halid El-Bermeki Ptoleme’nin ünlü ‘Almageste’ini de o sırada Arapçaya çevirtmiştir.
8. Yüzyılda İslam ortamı bilim alanında önemli adlar yetiştiriyor. Bütün insan bilgilerinin (Ilm al-Mizan) ‘ölçüler bilimi’ olduğunu söyleyen kimyager ve simyacı Cabir Bin Haysan’a, bilim felsefesi tarihinde özgün bir doğa filozofu olarak bakmak gerekir.
Bu ilk gelişmeler üzerinde Yunan bilimlerine bir daha hiçbir İslam hükümdarında görülmeyecek bir ilgisi olan ve kendisine bir bilim aşığı diyebileceğimiz Halife El-Memun (813-833) zamanında İslam dünyasında bir bilgi Rönesans’ından söz edilebilir. Bağdat’ta Beyt-El-Hikme (bilgelik evi) büyük bir çeviri etkinliği için onun zamanında inşa edilmiştir.
İslam kültürünün dünya uygarlığına yaptığı en büyük katkılardan biri Antik uygarlığın kitaba geçmiş bütün düşünsel üretimini Arapçaya çevirmiş olmasıdır. İslam Ortaçağının büyük bilimsel üretimine temel oluşturan bu bilgi, buna eklenen Hint ve Sasani kökenli geleneklerle de zenginleşip Müslüman bilim adamlarının yorum ve katkılarını da içererek, özellikle İspanya kanalıyla, Avrupa kültürüne mal olmuştur.
Sezgin’in kitabı bilimin ve sosyal bilimlerin ve teknolojinin hemen her alanı kapsadığı için, bu yazıda sadece bazı alanlar ele alınmıştır.
MATEMATİK
9. Yüzyıl İslam matematiği Hint çevirilerine ve yine Hint kökenli (sıfır) kavramına sahip çıkan Halife El-Memun’un isteğiyle Muhammet Bin Musa bin el Harezmi’nin yazdığı “Kitab Al-Cebr Ve-l-Mukabale” (yenileme ve eşitlik) gibi bir yapıtın yazılmasına yol açar. Latince çevirisinden sonra, Avrupa’da 12. Yüzyıldan sonra matematiğinin temel kitaplarından biri olan El Harezmi’nin kitabı Avrupa matematik tarihinde bir eşiktir. İçeriği birinci ve ikinci derece denklemlerdir.
9. Yüzyılda Öklidin, Arşimedin, Appoloniusun ve Menelaus’un yapıtları Müslüman kültürüne kazandırılmıştı. O sırada Musa Bin Şakir oğulları geometri üzerinde yeni çalışmaları ve bir sayının küp kökünü belirleyen oldukça yaklaşık bir yöntem bulmalarıyla ün kazanmışlardı.
Sezgin 9. Yüzyılda Al-Kindi ve Sabit Bin Kurra gibi doğacı filozof ve bilim adamlarının meteoroloji ve astronomi üzerindeki çalışmalarının benzerlerinin, batıda Rönesans ve daha sonrasına kadar uzanan çalışmaların öncüsü olduğunu söyler. Ona göre gökbilimci ve matematikçi Sabit Ibn Kurra’nın Pisagor teoremini, her tür üçgen için genelleştirmesi, Parabol’ün kareleştirilmesi ve paraboloidin küpleştirilmesi çalışmaları, Fermat’nın 17. Yüzyılda, eğrilerin ‘quadrature’ü türünden, matematiksel düşünce düzeyinde bir entelektüel açılım ifadesidir.
10. Yüzyılda matematik alanında bir çok ünlü bilgin vardır. Konik kesitler aracılığı ile üçüncü derece denklemlerini çözen Hüseyin El-Hazin, cebir denklemlerinin yaklaşık çözümü, küp kök, ondalık kesirler, kendinden öncekilerin Sonsuz Küçükler Hesabı (calcul infinitesimal) üzerindeki çalışmaları dayanan Rustem El-Kuhi’nin parabolik kubbe hacmi ve üçüncü derece denklemleri üzerindeki çalışmaları, Ebu-l Vefa’nın düzlem ve küresel trigonometri çalışmaları bunlar arasındadır.
9.-10. Yüzyıllar İslam uygarlığında gerçekten parlak bir matematik çağını simgeliyor. 11. Yüzyıl yoğunluk itibariyle geçmiş yüzyılları aratmıyor. Bir çok alanlarda bir yaratıcı olan Ibn El-Heysem (Alhazen) (1041’den sonra) Kopernik dönemine kadar etkili olan Ptoleme eleştirisi, Sonsuz Küçükler hesabı ve Öklid’in 5.ci Postulat’sı üzerindeki çalışmalarıyla ünlü bir matematikçidir. El Biruni, Gazneli Sultan Mesud’a ithaf ettiği “El Kanun Al-Mesudi” adlı kitabıyla, astronomik gözlemlerden sonsuz küçükler hesabına uzanan konularda çalışmış ve kitabında bir açının üçe bölünmesinin 12 çözümünü anlatan bir polimatdır.
Matematikçiler arasında Rubaileriyle ünlü Ömer Hayyam da vardır. 25 tip cebir fonksiyonu içeren kitabı, fizik, astronomi ve edebiyat alanındaki çalışmaları ile gerçekten evrensel bir kültür döneminin temsilcisidir. 12. Yüzyılda bu alanda “Al-Muadalat’ kitabıyla ünlü El-Tusi, özellikle trigonometri alanında, bu matematikçi zincirine katılır. Uluğ Bey çevresinin ünlü matematikçisi El-Kaşi’nin 15. Yüzyılda yazdığı Miftah El-Kitap adlı yapıtında ondalık kesir hesapları ve komplike hacim hesapları ele alınmıştır. Semerkand okulu İslam’da matematiğin son temsilcisi sayılabilir.
İslam matematiğinin 9. Yüzyıldan öteye gelişmesi, Descartes’dan öteye Avrupa matematiği ile karışlaştırılması söz konusu olmasa da Ortaçağda Antik bilimi sürdüren ve geliştiren bir entelektüel gelenek olduğu yadsınamaz.
Ibn Al-Heysen (Alhazen) optik üzerindeki büyük yapıtı Kitap el-Menazır’la ünlü olmasına karşın, matematik, fizik, astronomi gibi alanlarda da yaratıcı ve ayrıca büyük bir şairdir. Onun için iyi bir araştırma yapan yapan M. Schramm (Ibn Haythams Weg Zur Physik, 1963) ‘Doğa metafiziğinden ve bunun matematiksel tanımından fiziğe ulaşmıştır,’ der. Onu Avrupalı bilim tarihçileri ‘Doğa bilimci, Galileo dönemini aşarak modern deneysel fiziğe bağlayan yöntemi geliştiren’ olarak değerlendirmişlerdir.
ASTRONOMİ (ILM EL-HAYA)
İslam astronomisinin gelişmesinden önce çöl Araplarının Sümer dönemine kadar dayanan zengin bir yıldız bilgisi var olduğu saptanmıştır. Amman’da Kusayr Amra şatosu hamamının kubbesinde (7. Yüzyıl) 400 civarında yıldız içeren bir gökyüzü haritası vardır. Bunun Mezopotamya’ya dayandığı ileri sürülmüştür. Emevi döneminden başlayarak antik yapıtlar da çevrilmeye başlanmıştı. Aristo’ya ait olduğu söylenen (Kitab al-Alan) Hişam Bin Malik’in döneminde (724-43) Arapçaya çevrilmişti. Güneşin doğuş ve batışına ilişkin ölçülere dayanak yapılan trigonometrik hesaplarla dünya çapının hesaplanması ise El Memun dönemine aittir.
9. yüzyılda astronomide büyük gelişme bir meridyen derecesinin yeryüzündeki uzunluğunun bugünküne yakın büyüklükte o zaman saptanması olmuştur. İki rasathane yaptıran Al-Memun’un asıl büyük projesi, büyük bir coğrafya yapıtı ve atlası hazırlatmak olmuştu.
Ptolome ve diğer antik veriler kullanılarak coğrafyacılar Al-Memun haritası denen dünya haritasını çizdiler. Coğrafya kitabında ve haritada 8500 yer adı vardır. Ptoleme’nin Almageste’nin çevirisinden sonra İslam bilginleri astronomi tablolarını yeni gözlemlerle sürekli zenginleştirmişlerdir.
Astronomiye ilişkin olarak Sezgin, Fransız İslam bilim tarihçisi Régis Morelan’ın bir gözlemini aktarır: O çağlarda Astrolojiye (Ilm-i Ahkam-ı Nücum) büyük ilgi duyulmasına karşın, 7. Yüzyıl ile 15. Yüzyıl arasında Arapça dilli İslam astronomi (İlm al-Felek, İlm al-Haya) kitapları, astrolojiyi hiçbir zaman bünyelerine almamışlardır.
Al-Kindi’nin Ptoleme’den farklı bir azimut hesabından sonra, planetlerin boylamlarını ölçmeye yarayan bir alet icat eden El-Hazin, 11. Yüzyılda Ptoleme’nin hipotezleri üzerine eleştirileriyle sonraki astronomi bilgileri üzerinde çok etkili olan Ibn al-Heysem (Alhazen) evrensel bilginlerdir.
Al-Biruni, Gazne Sultanı Mesud’a sunduğu (Al-Kanun Al-Mesudi)’de astronominin kendi çağına kadar gelişmesinin tarihini yazmış ve yine astronomiye yardımcı olacak matematiksel coğrafyayı konu alan diğer bir kitap yazmıştır.
12. Yüzyılda İspanya’da Ptoleme sistemini eleştiren, Al-Zarkali, İran’da lineer bir astrolab icat eden ve planetler modeli yapan Al-Tusi çağın önemli bilim adamlarıdır. İlhanlı dönemi de Maraga Rasathanesi ile 13. Yüzyılda astronomi alanında önemli bir araştırma merkezi olmuştu. Ve başında Nasreddin El-Tusi vardı.
Al-Tusi’ye atfedilen ve Öklid’in Elemanlarının bir revizyonu olan bir kitap 1594’te onun adıyla Roma’da yayınlanmıştı. Sezgin, bu devirde gelişen matematiksel coğrafyanın 16. Yüzyılda Tycho Brahe’nin sahip olduğu astronomi bilgisi ile eşit olduğu kanısındadır.
Bu tanıtma yazısında, kitapta değinilen bütün alanlara matematik ve astronomi kadar yer ayırmak olası değil. Tabari’nin Tarih’i ya da Ibn Nedim’in Fihrist gibi yapıtları bu küçük tanıtım yazısına katmadım. Fakat Matematiksel coğrafya kuşkusuz astronomi ile de bağlantılı olarak, Fuad Sezgin’in en sevdiği araştırma alanlarından birisidir.
Yukarıda sözü edilen ‘Geschichte des arabischen Schrifttums’un X. Ve XI ciltleri, İslam’da matematiksel coğrafya ve Kartografi ve bu üretimin Avrupa’ki uzantısına tahsis edilmiştir. Bu iki cildi tamamlayan çok zengin bir de atlas vardır. Daha 8. Yüzyılda Atlantik’ten Ortaasya’ya kadar uzanan bir İmparatorluğun coğrafyasının sadece hikaye ile bile zengin bir bilgi içereceği açıktır.
Sezgin, İslam bilim dünyasında, matematiksel coğrafyadan bağımsız bir tür antropolojik coğrafya Yazın’ının de olasılıkla Sasani İran coğrafya geleneğinin bir uzantısı olarak, Belh’lı Ebu Zeyd El-Belhi (öl. 934) tarafından başladığı kanısındadır.
İslam dünyasında coğrafyaya verilen önem, İslam ortaçağının en büyük kültür gösterilerinden biri sayılabilir ve zengin bir gezi literatürüdür. İbn Havkal, Mesudi, Makdisi, İdrisi gibi coğrafyacılar, Konstantinopolis’e giden Harun Bin Yahya, Hindistan’ı beşeri coğrafyasıyla anlatan El Biruni, İbn Fadlan, Atlantikten Doğu Asya’ya kadar 27 yıl yabancı ülkeleri dolaşan İbn Battuta bu coğrafya yazarlarının en ünlüleridir.
Fuat Sezgin, 15. yüzyılın özellikle Güney Asya, Hindistan ve Afrika’ya ilişkin kartografyasındaki bilgilerin, Vasco da Gama’nın denizlerde gezerek topladığı bilgilerle değil, bugün bazıları olmayan Müslüman haritalarına dayandığını söyler.
Mısırlı Ali El-Kalkaşandi’nin (1355-1418) 14 ciltlik (Kaf) harfine kadar gelmiş, bitmemiş Coğrafya ve İdari Sınırlar Atlası ve Muhammed bin al-Afvi’nin (1414-1501) 62 ciltlik ve 3000 madde içeren ve yaşama ilişkin her konuya değinen atlası İslam ortaçağının öğrenme ve bilgi yayma potansiyelinin boyutlar hakkında aydınlatıcıdır.
Sezgin, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyyesi’nin ‘navigation’ karşılığı olduğunu ve Akdeniz denizcilik biliminde İslam’da var olan düzeyi ifade ettiğini söyler.
TIP: EVRENSEL ÖRNEK
İslam tıbbı tarihine Sasanilerin Halife El-Mansur dönemine kadar var olan Gundişapur kentinin doktorlarının Bağdat’a gelip gitmeleri ile başlanabilir. 765’te El-Mansur Gundişapur hastanesinin başhekimi Cibril Bin Buhtisu’yu midesinin rahatsızlığı için getirttiği söylenir. Bu doktor kitaplarını Süryanice yazıyordu. Fakat Yunancadan da bir çok tıp kitabı çevirmiştir.
Hastaneleri, cerrahisi, tıp aletleriyle Ortaçağda ve 17. Yüzyıla kadar, dönemine göre evrensel bir örnek olabilecek İslam tıbbında İslam bilim ve felsefesinin en büyük adı olan Ibn Sina (Avicenna) (öl. 1037) özel bir yer işgal eder. Ibn Sina’nın iki baş yapıtı vardır. ‘El-Kanun fi et-Tıb’ (Tıp Kanunu) ve bir bilim ve felsefe ansiklopedisi olan ‘Kitab eş-Şifa’.
Ibn Sina Avrupa kültürünün Hippoktrat ve Galen ile birlikte andığı en büyük tıp otoritesidir. Kitapları 12. Yüzyılda Latinceye çevrilmiş, 17. Yüzyıla kadar Batıda ve Doğuda temel başvuru kitapları olarak kullanılmıştır.
Ortaçağ İslam bilimi şaşırtıcı zenginliktedir, ve etkisi Rönesans’a ve bazı yapıtlar Rönesans’tan öteye de Latince çevirileri sayesinde sürmüştür. Sadece Alhazen (Ibn Heysem), Avicenna (Ibn Sina), El Harezmi değil, fakat Farabi, Ibn Rüşt ve Ibn Sina Aristo ve Eflatun’un yorumcuları olarak dünya felsefe tarihine geçmişlerdir.
Kitabında yer yer İslam filozoflarına referans veren Sadreddin Muhammed, B. İbrahim Şirazi (Molla Sadra)’nın (1572-1640) Yunan felsefesini mistisizmle buluşturan ve Aristo ile Ibn Sina’yı en büyük filozoflar olarak sunar. Molla Sadr,a İslam’da Ortaçağ geleneğinin, çok küçük boyutlarda da olsa, 17. Yüzyıla kadar uzandığını gösterir.
İslam Ortaçağı o günkü bilgi düzeyi, yayın, iletişim ve ulaşım koşulları düşünülecek olursa 17.-18. Yüzyıllarda Avrupa’nın gösterdiği yoğunlukta bilimsel ve felsefi bir yaratıcılık gösterir. Ayrıca Avrupa’da kilisenin bilim adamlarına karşı neredeyse 18. Yüzyıla kadar devam eden mücadelesi 12. Yüzyıla kadar İslam’da yoktu.
Biz de her şeyi Avrupalıdan öğrenmeye alıştığımız için, İslam’da düşünce tarihinde Gazali’den sonraki karanlığı, doğal bir İslam kültür özelliği görüyoruz. İslam biliminin genel tablosu ve yukarıda küçük bir bölümü sayılan bilim adamları sorunun İslam dininin doğasından değil, kötü ve politik yorumundan ortaya çıktığını göstermektedir.
FRANKFURT’TAKİ MÜZE
Fuat Sezgin’in yapıtının 2., 3., 4., 5. ciltleri Frankfurt’taki müzenin bir katoloğu niteliği taşır.
2. Cilt Astronomi’ye ayrılmıştır. 15. Yüzyılda Uluğ Bey’in çevresindeki astronom ve matematikçiler arasında Ziç-i Hakani’si ile ünlü olan El-Kaşi astronomi aletlerinin gelişme tarihinde önemli bir yer alır. Yine aynı çevrede yetiymiş olan ve 72 yaşında İstanbul’a gelen Ali El-Kuşi (Ali Kuşçu) (öl. 1474)’de Merkür gezegeni için bir model geliştirmiştir.
Coğrafya, gemicilik, saatler, geometri ve optik konularına tahsis edilen 3. Cilt temelde matematiksel coğrafya üzerine kurulmuştur. Bundan çeyrek yüzyıl önce bulunan Al-Memun’un dünya haritası, Al-Memun ve Al-İdrisi’nin dairesel çerçeveli dünya haritaları Sezgin’e göre, Avrupa haritacılığı için temel oluşturmuşlardır.
Tıp, kimya ve madenleri konu alan 4. Ciltte insan anatomisinin geç ortaçağdaki bilgisinin grafik çizimleri (bu arada Huneyn Bin İshak’ın (öl. 873) göz anatomisine ilişkin en eski çizimsel betimlemesi) ilgi çekicidir. Ez-Zahravi’ni kitabındaki birçok örnekle birlikte pek çok diş, göz ve benzer cerrahi müdahalelerde kullanılan tıp aletleri resimlenmiştir..
Sezgin bu ciltte her şeyin Avrupa’dan kaynaklandığın anlatanlarla, İslam’ın rolünü vurgulayanlar arasındaki tartışmaları da dile getirmektedir.
5. Cilt Teraziler, diğer ölçü aletleri, arazi ölçümü, su pompa istasyonları, hidrolik pompalar (bu arada Takiyeddin’in (1552)’de yaptığı bir proje de vardır), rüzgar değirmenleri, fıskiyeler, otomatlar, kilitler, mimari, askeri teknikler , savaş aletleri, ateşli silahlar, cam ve seramik teknikleri, çok gelişmiş bir Ortaçağ teknolojisini örnekleyen bu zengin koleksiyondaki çağdaş modeller, kuşkusuz özgün örneklerden daha şık ve mükemmeldir.
BİR MEHTİYE DEĞİL
F. Sezgin’in “İslam’da Bilim ve Teknik” kitabı İslam kültürünü övmek için yazılmış bir methiye değildir, İslam yazmaları üzerindeki büyük bilgisine dayanarak bir Türk oryantalist, bilim tarihçisi ve araştırıcısının Frankfurt Üniversitesi’nin ve Arap sponsorların desteği ile nesnel ve çok ayrıntılı çalışmalarının sonuçlarını içermektedir.
Kitap, İslam bilim tarihinin çok iyi ve yararlı bir özetini vermekte ise de, daha çok Frankfurt’taki değerli ve öğretici müzenin içeriğini tanıtmak amacını taşımaktadır. Fakat Avrupa gözlüklü bir dünya tarihi yorumunun eksik ve belki de başkalarını bulanık gören yanlarını göstermekte ve bu vesile ile Müslüman toplumlara, ve bu arada Türklere, bir mesaj vermektedir.
Mesaj şudur: Din ve bilim arasında bir çelişki aramak gerekmez. Çünkü din ve bilim dünyayı tümüyle değişik algılama sistemleri üzerine kurulmuşlardır. İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra gelmesine karşın onlardan daha fazla Antik bilim mirasına sahip çıkmıştır.
Antik mirasın sahibi olması gereken Roma Kilisesi 9.-13. Yüzyıllarda İslam kültür ortamının yaşatıp geliştirdiği bu bilim ve düşün mirasının düzeyine İslam’dan beş yüz yıl sonra Rönesans ve sonrasında ulaşabilmiştir.
İSLAM’DAN GERİ AVRUPA
Biz bugün Batı’dan ne kadar geri idiysek, Ortaçağ’da Avrupa, bilim bağlamında, İslam’dan o kadar gerideydi.
Öte yandan Ortaçağ İslam bilim ve felsefesinin açıkça kanıtladığı bir başka gerçek vardır: Emeviler’den İspanya İslam’ına ve Orta Asya’da Uluğ Bey dönemine kadar Müslüman idarecilerin bilim severliği, Gazali bağnazlığı ve Aşariyun’un İslam yorumları sonucunda bilim ve dini karşı karşıya getirmiştir.
En büyük İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu Ortaçağ İslam bilim geleneğini sürdürememiş, medrese-bilim karşıtlığının sonucunda parçalanmıştır.
İslam bilim ve tekniği tarihinde, 15. Yüzyıldan sonra Avrupa karşısında en büyük İslam şampiyonu olan Osmanlı’nın İslam bilim geleneğini sürdürmesi doğal bir sonuç olurdu. Bunu bizim yerimize Avrupa sürdürmüştür. Osmanlı da 14. Yüzyıldan sonra Avrupa’da yaşamıştır.
Osmanlı toplumunun tümüyle kozmopolit bir yapısı vardır. Fakat dünya bilim ve düşünce tarihinde İslam ortaçağı üretimini izleyen bir Osmanlı çağı, ve dünya sahnesinde Osmanlı bilim adamları yoktur. Dünya bilim tarihinde Osmanlı Döneminde Şam’lı astronom Takiyüddin’den başka ad yoktur.
Erken İslam’la Osmanlı kültürü karşılaştırması yapacaklar, Osmanlı’nın uzun yüzyıllar İslam Ortaçağının bilimsel merakına ulaşmadığını, batıyla ilişkisinin 18. Yüzyıla kadar hemen hemen kesik olduğunu doğru değerlendirmelidir. Katip Çelebi, Kopernik’den söz etmez.
Kültür tarihimizin dün olduğu kadar bugünkü sorunu da bu boşluktur. Günümüzde bilimsel düşünce üretimi ve teknolojide dünya ülkeleri arasında en aşağı basamaklarda olan İslam ülkelerinin Ortaçağ’da dünya biliminde öncü olmaları, bugünkü geri kalmışlığın nedeninin İslam dini olmadığını kanıtlıyor.
Bugün suçun dini yobazlık olduğunu söylemek de yeterli değildir. Sorun, Emevi ve Abbasi Halifelerinin çağında yorumlanan İslam’la, bugünkü yorum arasındaki farktan kaynaklanıyor. Ne yazık ki bugün İslam liderleri arasında bilim aşığı bir El Memun’a rastlanmıyor.
Not:
Bu yapıt vesilesiyle 1997 de Seuil yayınları arasında başkanlığını Roshdi Rashed’in ve yardımcılığını Régis Morelon’un yaptıkları bir grup bilim tarihçisinin yazdıkları 3 ciltlik ‘Histoire des Sciences Arabes’Paris, 1997 adlı önemli yapıtı anımsatmak istiyorum. Ne var ki Arapça yazdıkları için Biruni,Harezmi İbni Sina’yı Arapla eşdeşleştirmek Descartes, Bacon ya da Erasmus’u Latince yazdıkları için Romalı ya da İtalyan saymakla eş, saçma bir davranış oluyor. Fakat bu davranış Batı’nın İslam’ı tek bir kılıkta görmek isteğini sürdürdüğünü gösterir.
Müslümanlar, eski dünyanın simya bilgilerine sahip çıktılar. Fakat giderek artan bilgiler ve deneyimlerle, Cabir, El-Razi gibi insanlar yetiştirdiler. Yunan bilimini geliştirdiler. Ve Çinin, Hindin birikimlerini de ona kattılar. Ne var ki Gazali düşüncesinin etkisiyle bu dönem kapandı. Daha sonra da bir şey olmadı. Fuat Sezgin bu basit panoramanın altında bilgi yokluğundan kaynaklanan bir sığlık olduğunu kanıtlamaya çalışan bir araştırıcıdır.
Ortaçağ İslam bilimi şaşırtıcı zenginliktedir, ve etkisi Rönesans’a ve bazı yapıtlar Rönesans’tan öteye de Latince çevirileri sayesinde sürmüştür. Sadece Alhazen (Ibn Heysem), Avicenna (Ibn Sina), El Harezmi değil, fakat Farabi, Ibn Rüşt ve Ibn Sina, Aristo ve Eflatun’un yorumcuları olarak dünya felsefe tarihine geçmişlerdir.
Mesaj şudur: Din ve bilim arasında bir çelişki aramak gerekmez. Çünkü din ve bilim dünyayı tümüyle değişik algılama sistemleri üzerine kurulmuşlardır. İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra gelmesine karşın onlardan daha fazla Antik bilim mirasına sahip çıkmıştır.
Tanınmış İslam bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in Frankfurt’ta Goethe Üniversitesinin Arab-İslam Tarih Bilimleri Enstitüsü tarafından 2004 yılında yayınlanan “İslam’da Bilim ve Teknik” adlı 5 ciltlik yapıtı, Türkiye Bilimler Akademisi tarafından Türkçe yayımlandı. (Fuat Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, Arap-İslam Bilimleri Tarihine Giriş, Çeviren: Abdurrahman Aliy, Ankara, 2007)
Fuat Sezgin Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli İslam bilim tarihçisi ve ‘arabisant’ıdır. Tanınmış oryantalist Helmut Ritter’in öğrencisi olan ve İ.Ü. İslam Araştırmaları Enstitüsünde Zeki Velidi Toğan’la da birlikte çalışmış olan Sezgin 1961’de doçent olarak Frankfurt Üniversitesi’ne gitmiş, 1965’te orada profesör olmuştur.
1963’te biten 13 Ciltlik ‘Geschichte des arabischen Schrifttum’ adlı yapıtı, İslam tarihi alanında Brockelmann’ın ünlü biyografisini büyük ölçüde aşan en önemli başvuru kitaplarından biridir. Halen Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi Arap-İslam Enstitüsü ve Müzesi başkanı olan Sezgin müzeyi Ortaçağ İslam bilimsel araçlarının yeni modelleriyle zenginleştirerek İslam teknolojisi için çok önemli bir teknik müze statüsüne ulaştırmıştır. İslam’da Bilim ve Teknik kitabı bu müzenin bütün içeriği ile birlikte İslam bilimine ilişkin en yeni çalışmaların sonuçlarını ve F. Sezgin’in İslam bilimi ve teknolojisi konusundaki özetlenmiş düşüncelerini içermektedir.
İSLAM BİLİM: KÖPRÜ
İslam Bilimi dendiği zaman Avrupa gözlüklü bir Batı egemenliği tarihinde, Ortaçağda yaratılan İslam biliminin Antikite ile modern çağ arasında önemli bir köprü olduğu hatırlanmaz. Oysa İslam bilimi 8.-15. Yüzyıllar arasında -ağırlığı 9.-13. yüzyıllar olmak üzere- dünya bilim tarihinin ikinci aşamasını oluşturur.
Fakat bu yaratıcı üretim dönemi 12. Yüzyıldan sonra İmam Gazali ve Aşari bağnazlığının derinleşmesiyle giderek yok olmuştur. Antik bilgi ve felsefe tabanı üzerinde gelişmiş ve bilim açısından en az Rönesans kadar özgün bir yaratma dönemi olmasına karşın İslam bilimi, tıp alanı dışında, sonraki bağnazlık döneminde kültürel önemini yitirmiş, medrese dogmatizminde yok olmuştur.
Fakat Avrupa’da. 9. Yüzyıldan itibaren Latinceye çevrilip etkileri Rönesans’a kadar sürdüğü, ve Batı kültür ortamı (ki buna kilise de dahildir) İslam yazarlarına Latince adlar takarak kullandığı Avicenna, Alhazen, Averroes gibi bilim ve felsefe adamlarını neredeyse kendi kültürüne entegre ettiği için, İslam bilim ve felsefesi, Avrupa düşünürleri ve bilim adamları tarafından, öğrenilmiş ve değerlendirilmiştir.
Fuat Sezgin, çok ayrıntılı olarak tanıdığı İslam’ı literatürü içinde Müslüman bilim adamlarının genel bilim tarihindeki konumlarını incelerken, temelde hem Avrupalıların hem de bizim gibi her şeyi Batıdan öğrenen Avrupalı olmayanların ön yargılarına karşı bilimsel bir savaş sürdüren bir araştırıcıdır.
Avrupa bilim tarihinin genel yargısı Sarton’a gelene kadar şöyle özetlenebilir: özellikle Abbasiler döneminde, eski İran topraklarında Araplar İranlıların, Yunanlıların, Suriyeli Hıristiyanların, Yahudilerin yardımına muhtaçtılar. Ve Hıristiyan kilisesi gibi Paganizmle kavga etmeleri de gerekmiyordu. Böylece önce eski Sasani kenti Gundişapur’da , sonra Bağdat’ta bilim ve felsefe yapıtları Arapçaya, Arap olmayanlar eliyle çevrildi. Yunan ve Antik kökenli her şeyle birlikte astronomide Mezopotamya geleneği, matematikte Hint geleneği bir alt veri olarak kabul edildi. Bu bilgiler hem idareciler hem de büyük tüccarlar tarafından isteniyordu.
Bu bilgiyi yeni deneyler, yeni ölçümler yeni gözlemlerle derinleştirdiler. Fakat çok da ileri gitmediler. Matematik Harezmi’nin cebrinde kaldı. Coğrafya daha çok astronomi ile birlikte düşünüldü. Fakat İslam dünyası büyük olduğu için bir çok gezgin coğrafyacı yetişti. Coğrafya deskriptifdi fakat matematiksel boyutu vardı.
Tıp genelde Hipokrat ve Galen gibi otoriteleri izledi. Doktorların prestiji yüksekti, ve doktorluk, filozofun, astronomun, matematikçinin de yaptığı işlerden biriydi. Onun için aralarında Ibn Sina gibi filozof bilim adamları yetişti.
CABİR, EL-RAZİ
Müslümanlar, eski dünyanın simya bilgilerine sahip çıktılar. Fakat giderek artan bilgiler ve deneyimlerle, Cabir, El-Razi gibi insanlar yetiştirdiler. Yunan bilimini geliştirdiler. Ve Çinin, Hindin birikimlerini de ona kattılar. Ne var ki Gazali düşüncesinin etkisiyle bu dönem kapandı. Daha sonra da bir şey olmadı. Fuat Sezgin bu basit panoramanın altında bilgi yokluğundan kaynaklanan bir sığlık olduğunu kanıtlamaya çalışan bir araştırıcıdır.
Avrupa’nın 16. Yüzyıldan sonra yaptığı bilimsel devrimin verileriyle 9. Yüzyıl bilimini eleştirmek, anestezi olmadan yapılan ameliyatları, ya da röntgenle MRI; karşılaştırmaya benzer. Arapların Yunan yapıtlarını çevirip üzerinde hiç çalışmadıklarını kabul etsek, bir Rönesans da düşünemeyiz. Fakat bu tartışmanın tutarlı olması için Hıristiyan kilisesinin de Arap yapıtlarını Latinceye çevirme isteğinin de Müslümanların çabaları kadar önemli olduğunu hatırlamak gerekir. Sorun insan merakının kişi ve toplumu ulaştırdığı entelektüel tatminin dönemiyle ilişkisini kavramaktır.
Gerçi Avrupa vizyonun 19. yüzyıldaki gelişmesi içinde Johann G. Wenrich (1842) ve Ferdinand Wüstenfeld (1877) gibi İslamistlerin düşünceleri 20. Yüzyıl ortalarına kadar etkili olmuş, İslam bilimi antik bilgiyi Arapçaya çevirerek ve her şeyi onunu üzerine kuran bir taklitçi ya da yorumcu olarak kabul edilmiş, özgün katkıları yadsınmıştır.
Sezgin kitabında İslam bilimi ile ilgili Avrupa önyargılarının yavaş yavaş yıkılmasını ve İslam bilim tarihinin aşamalarını anlatırken İslam bilimsel düşüncesinde kaynak belirtmenin bilimsel önemini, ona karşın Antik Yunan düşüncesinde bilimsel düşüncenin başlangıcının karanlıkta kaldığını vurgulamayı da ihmal etmiyor.
İspanya İslam’ı Avrupa’ya antik düşünce ile birlikte İslam’ın bilimsel katkısının da girmesini sağlamış, ve Avrupa bilimini yönlendirici bir rol oynamıştır. İslam biliminin Antikite ile Modern arasındaki köprü konumunu ciddi olarak ilk vurgulayan George Sarton’un (1884-1956) 5 ciltlik anıtsal “Introduction to the History of Science” adlı ansiklopedik yapıtıdır.
BİLGİYE, DİNİ SAYGI!
Arapların Mısır’ı, Kıbrıs’ı, Sicilya’yı ve Rodos’u almaları Arap-Akdeniz simbiyosis’ini ve o simbiosis’de Grek-Hellenistik-Roma bilim ve felsefesinin Arap diline çevrilip Arap-İslam kültürünün temel taşlarından biri olmasını sağlar. Sezgin, Yunanlı Zosimus’a ait bir simya kitabının 658’de Arapça çevirisinin yapılmasının, daha Muaviye’nin valiliği sırasında Yunan kültür mirasına karşı ilginin varlığını vurguladığına işaret eder.
Arapların 700’lü yıllara kadar devlet idaresinde Kopt, Yunan, İran dillerini kullanmaları, onların yerli halkın kültürleriyle barışık olmalarını gerektiriyordu. Emevi halifeleri dönemindeki ilk çeviriler simya, astroloji ve tıp alanlarında olmuştur. Sezgin, Franz Rosenthal’a atfen, İslam’ın bu ilk döneminde bilgi’ye dini bir saygıyla yaklaşıldığını hatırlatır.
Gerçekten de eğer 7.-8. Yüzyıl İslam’ında daha sonraki çağların bağnazlığı olsaydı, böyle bir çeviri etkinliği de olamazdı. Peygamber’in ‘Bilgi neredeyse oradan al!’ hadisi -İslami bilginin temeli Kuran ve Sünnet içinde olduğu için- kuşkusuz, dini bilgi dışındaki bilgileri kastediyordu. İslam’ın erken çağında Kuran dilinin netleştirilmesi amacıyla (Leksikografi)’nin gelişmesi ve ‘hadis’ ilmi nedeniyle de eleştirel bir kaynak araştırma yönteminin oluşması Arap dilli İslam düşüncesinin gelişmesine önemli bir katkıda bulunmuş olmalıdır.
ŞİFA 22 KEZ BASILDI
‘İslam’da Bilim ve Teknik’ kitabının Birinci Cildi’nin ilk bölümü, 7. Yüzyıldan 16. Yüzyıla İslam dünyasının antik bilim mirasına sahip çıkarak onu Arap diline çevirip özümlemesini anlatır ve onun üzerine bina edilen bilimsel etkinliğin genel bir özetini yapıyor. Girişin ikinci bölümünde ise Arap dilli İslam biliminin Avrupa’ya girişi ve özümlenmesi anlatılmıştır. Bu etki Konstantinopolis, Kahire, Tunus ve Fas’tan, Sicilya, İtalya ve İspanya’ya , İspanya’dan Fransa’ya yayılıyor.
Bütün ortaçağ boyunca hatta 17. Yüzyıla kadar İslam bilim kitapları genelde İspanyalı Yahudilerin Latince çevirileri yoluyla, batıya kazandırılmış dini ve laik bilim adamlarının elinde antikiteyi ve İslam’ı batıya geçiren köprü olmuşlardır. Ibn Sina’nın Şifa’sının 16. Yüzyılda 22 kez basıldığını, İbn Heysem’in Optiği’nin 18. Yüzyıla kadar okunduğunu anımsamak, bu etkinin önemini ve yoğunluğunu anlatır (Ibn Sina’nın Türkçeye ancak 19. Yüzyılda çevrildiği düşünülürse Osmanlı tarihinde bilimsel kültürün doğası da daha iyi anlaşılır).
Yapıtın 2, 3, 4, 5.nci ciltleri, bilimsel deneylerde ve pratikte kullanılan, ve Sezgin’in büyük bir itina ile toplayıp, büyük ölçüde modern rökonstrüksiyonu yaptırdığı deney aletlerine ve diğer aletlerin tanıtılmasına ayrılmıştır. Böylece kitap ilginç bir görsel müze oluşturmaktadır.
BUGÜN RASTLANMIYOR
Peygamber’in ölümünden 150 yıl sonra İslam kültür ortamının, özellikle idareciler katında, Antik dünyadan ne kalmışsa çevirme gereğini duyan bir bilimsel merak düzeyine erişmesi çok önemli bir tarihi olgudur.
Buna bugünün İslam idarecileri katında rastlanmadığını düşünmek de öğreticidir.
Sezgin, Erken Abbasi döneminde 2 Hicri yüzyılda (8. YY) dış kaynaklı bilginin özümseme devrinin sürdüğünü söyler. Halife El-Mansur döneminde büyük Hint astronomi kitabı Brahmaputasidanta (kısaca Sidenta) (770)’nın Arapçaya çevrilişi önemli bir aşama olmuştur. Çeviriyi yapan Sasani çağı astronomisinin o sırada yaşamakta olan son temsilcisi el-Fazari İranlıydı. Hem bilim adamı hem vezir olan Halid El-Bermeki Ptoleme’nin ünlü ‘Almageste’ini de o sırada Arapçaya çevirtmiştir.
8. Yüzyılda İslam ortamı bilim alanında önemli adlar yetiştiriyor. Bütün insan bilgilerinin (Ilm al-Mizan) ‘ölçüler bilimi’ olduğunu söyleyen kimyager ve simyacı Cabir Bin Haysan’a, bilim felsefesi tarihinde özgün bir doğa filozofu olarak bakmak gerekir.
Bu ilk gelişmeler üzerinde Yunan bilimlerine bir daha hiçbir İslam hükümdarında görülmeyecek bir ilgisi olan ve kendisine bir bilim aşığı diyebileceğimiz Halife El-Memun (813-833) zamanında İslam dünyasında bir bilgi Rönesans’ından söz edilebilir. Bağdat’ta Beyt-El-Hikme (bilgelik evi) büyük bir çeviri etkinliği için onun zamanında inşa edilmiştir.
İslam kültürünün dünya uygarlığına yaptığı en büyük katkılardan biri Antik uygarlığın kitaba geçmiş bütün düşünsel üretimini Arapçaya çevirmiş olmasıdır. İslam Ortaçağının büyük bilimsel üretimine temel oluşturan bu bilgi, buna eklenen Hint ve Sasani kökenli geleneklerle de zenginleşip Müslüman bilim adamlarının yorum ve katkılarını da içererek, özellikle İspanya kanalıyla, Avrupa kültürüne mal olmuştur.
Sezgin’in kitabı bilimin ve sosyal bilimlerin ve teknolojinin hemen her alanı kapsadığı için, bu yazıda sadece bazı alanlar ele alınmıştır.
MATEMATİK
9. Yüzyıl İslam matematiği Hint çevirilerine ve yine Hint kökenli (sıfır) kavramına sahip çıkan Halife El-Memun’un isteğiyle Muhammet Bin Musa bin el Harezmi’nin yazdığı “Kitab Al-Cebr Ve-l-Mukabale” (yenileme ve eşitlik) gibi bir yapıtın yazılmasına yol açar. Latince çevirisinden sonra, Avrupa’da 12. Yüzyıldan sonra matematiğinin temel kitaplarından biri olan El Harezmi’nin kitabı Avrupa matematik tarihinde bir eşiktir. İçeriği birinci ve ikinci derece denklemlerdir.
9. Yüzyılda Öklidin, Arşimedin, Appoloniusun ve Menelaus’un yapıtları Müslüman kültürüne kazandırılmıştı. O sırada Musa Bin Şakir oğulları geometri üzerinde yeni çalışmaları ve bir sayının küp kökünü belirleyen oldukça yaklaşık bir yöntem bulmalarıyla ün kazanmışlardı.
Sezgin 9. Yüzyılda Al-Kindi ve Sabit Bin Kurra gibi doğacı filozof ve bilim adamlarının meteoroloji ve astronomi üzerindeki çalışmalarının benzerlerinin, batıda Rönesans ve daha sonrasına kadar uzanan çalışmaların öncüsü olduğunu söyler. Ona göre gökbilimci ve matematikçi Sabit Ibn Kurra’nın Pisagor teoremini, her tür üçgen için genelleştirmesi, Parabol’ün kareleştirilmesi ve paraboloidin küpleştirilmesi çalışmaları, Fermat’nın 17. Yüzyılda, eğrilerin ‘quadrature’ü türünden, matematiksel düşünce düzeyinde bir entelektüel açılım ifadesidir.
10. Yüzyılda matematik alanında bir çok ünlü bilgin vardır. Konik kesitler aracılığı ile üçüncü derece denklemlerini çözen Hüseyin El-Hazin, cebir denklemlerinin yaklaşık çözümü, küp kök, ondalık kesirler, kendinden öncekilerin Sonsuz Küçükler Hesabı (calcul infinitesimal) üzerindeki çalışmaları dayanan Rustem El-Kuhi’nin parabolik kubbe hacmi ve üçüncü derece denklemleri üzerindeki çalışmaları, Ebu-l Vefa’nın düzlem ve küresel trigonometri çalışmaları bunlar arasındadır.
9.-10. Yüzyıllar İslam uygarlığında gerçekten parlak bir matematik çağını simgeliyor. 11. Yüzyıl yoğunluk itibariyle geçmiş yüzyılları aratmıyor. Bir çok alanlarda bir yaratıcı olan Ibn El-Heysem (Alhazen) (1041’den sonra) Kopernik dönemine kadar etkili olan Ptoleme eleştirisi, Sonsuz Küçükler hesabı ve Öklid’in 5.ci Postulat’sı üzerindeki çalışmalarıyla ünlü bir matematikçidir. El Biruni, Gazneli Sultan Mesud’a ithaf ettiği “El Kanun Al-Mesudi” adlı kitabıyla, astronomik gözlemlerden sonsuz küçükler hesabına uzanan konularda çalışmış ve kitabında bir açının üçe bölünmesinin 12 çözümünü anlatan bir polimatdır.
Matematikçiler arasında Rubaileriyle ünlü Ömer Hayyam da vardır. 25 tip cebir fonksiyonu içeren kitabı, fizik, astronomi ve edebiyat alanındaki çalışmaları ile gerçekten evrensel bir kültür döneminin temsilcisidir. 12. Yüzyılda bu alanda “Al-Muadalat’ kitabıyla ünlü El-Tusi, özellikle trigonometri alanında, bu matematikçi zincirine katılır. Uluğ Bey çevresinin ünlü matematikçisi El-Kaşi’nin 15. Yüzyılda yazdığı Miftah El-Kitap adlı yapıtında ondalık kesir hesapları ve komplike hacim hesapları ele alınmıştır. Semerkand okulu İslam’da matematiğin son temsilcisi sayılabilir.
İslam matematiğinin 9. Yüzyıldan öteye gelişmesi, Descartes’dan öteye Avrupa matematiği ile karışlaştırılması söz konusu olmasa da Ortaçağda Antik bilimi sürdüren ve geliştiren bir entelektüel gelenek olduğu yadsınamaz.
Ibn Al-Heysen (Alhazen) optik üzerindeki büyük yapıtı Kitap el-Menazır’la ünlü olmasına karşın, matematik, fizik, astronomi gibi alanlarda da yaratıcı ve ayrıca büyük bir şairdir. Onun için iyi bir araştırma yapan yapan M. Schramm (Ibn Haythams Weg Zur Physik, 1963) ‘Doğa metafiziğinden ve bunun matematiksel tanımından fiziğe ulaşmıştır,’ der. Onu Avrupalı bilim tarihçileri ‘Doğa bilimci, Galileo dönemini aşarak modern deneysel fiziğe bağlayan yöntemi geliştiren’ olarak değerlendirmişlerdir.
ASTRONOMİ (ILM EL-HAYA)
İslam astronomisinin gelişmesinden önce çöl Araplarının Sümer dönemine kadar dayanan zengin bir yıldız bilgisi var olduğu saptanmıştır. Amman’da Kusayr Amra şatosu hamamının kubbesinde (7. Yüzyıl) 400 civarında yıldız içeren bir gökyüzü haritası vardır. Bunun Mezopotamya’ya dayandığı ileri sürülmüştür. Emevi döneminden başlayarak antik yapıtlar da çevrilmeye başlanmıştı. Aristo’ya ait olduğu söylenen (Kitab al-Alan) Hişam Bin Malik’in döneminde (724-43) Arapçaya çevrilmişti. Güneşin doğuş ve batışına ilişkin ölçülere dayanak yapılan trigonometrik hesaplarla dünya çapının hesaplanması ise El Memun dönemine aittir.
9. yüzyılda astronomide büyük gelişme bir meridyen derecesinin yeryüzündeki uzunluğunun bugünküne yakın büyüklükte o zaman saptanması olmuştur. İki rasathane yaptıran Al-Memun’un asıl büyük projesi, büyük bir coğrafya yapıtı ve atlası hazırlatmak olmuştu.
Ptolome ve diğer antik veriler kullanılarak coğrafyacılar Al-Memun haritası denen dünya haritasını çizdiler. Coğrafya kitabında ve haritada 8500 yer adı vardır. Ptoleme’nin Almageste’nin çevirisinden sonra İslam bilginleri astronomi tablolarını yeni gözlemlerle sürekli zenginleştirmişlerdir.
Astronomiye ilişkin olarak Sezgin, Fransız İslam bilim tarihçisi Régis Morelan’ın bir gözlemini aktarır: O çağlarda Astrolojiye (Ilm-i Ahkam-ı Nücum) büyük ilgi duyulmasına karşın, 7. Yüzyıl ile 15. Yüzyıl arasında Arapça dilli İslam astronomi (İlm al-Felek, İlm al-Haya) kitapları, astrolojiyi hiçbir zaman bünyelerine almamışlardır.
Al-Kindi’nin Ptoleme’den farklı bir azimut hesabından sonra, planetlerin boylamlarını ölçmeye yarayan bir alet icat eden El-Hazin, 11. Yüzyılda Ptoleme’nin hipotezleri üzerine eleştirileriyle sonraki astronomi bilgileri üzerinde çok etkili olan Ibn al-Heysem (Alhazen) evrensel bilginlerdir.
Al-Biruni, Gazne Sultanı Mesud’a sunduğu (Al-Kanun Al-Mesudi)’de astronominin kendi çağına kadar gelişmesinin tarihini yazmış ve yine astronomiye yardımcı olacak matematiksel coğrafyayı konu alan diğer bir kitap yazmıştır.
12. Yüzyılda İspanya’da Ptoleme sistemini eleştiren, Al-Zarkali, İran’da lineer bir astrolab icat eden ve planetler modeli yapan Al-Tusi çağın önemli bilim adamlarıdır. İlhanlı dönemi de Maraga Rasathanesi ile 13. Yüzyılda astronomi alanında önemli bir araştırma merkezi olmuştu. Ve başında Nasreddin El-Tusi vardı.
Al-Tusi’ye atfedilen ve Öklid’in Elemanlarının bir revizyonu olan bir kitap 1594’te onun adıyla Roma’da yayınlanmıştı. Sezgin, bu devirde gelişen matematiksel coğrafyanın 16. Yüzyılda Tycho Brahe’nin sahip olduğu astronomi bilgisi ile eşit olduğu kanısındadır.
Bu tanıtma yazısında, kitapta değinilen bütün alanlara matematik ve astronomi kadar yer ayırmak olası değil. Tabari’nin Tarih’i ya da Ibn Nedim’in Fihrist gibi yapıtları bu küçük tanıtım yazısına katmadım. Fakat Matematiksel coğrafya kuşkusuz astronomi ile de bağlantılı olarak, Fuad Sezgin’in en sevdiği araştırma alanlarından birisidir.
Yukarıda sözü edilen ‘Geschichte des arabischen Schrifttums’un X. Ve XI ciltleri, İslam’da matematiksel coğrafya ve Kartografi ve bu üretimin Avrupa’ki uzantısına tahsis edilmiştir. Bu iki cildi tamamlayan çok zengin bir de atlas vardır. Daha 8. Yüzyılda Atlantik’ten Ortaasya’ya kadar uzanan bir İmparatorluğun coğrafyasının sadece hikaye ile bile zengin bir bilgi içereceği açıktır.
Sezgin, İslam bilim dünyasında, matematiksel coğrafyadan bağımsız bir tür antropolojik coğrafya Yazın’ının de olasılıkla Sasani İran coğrafya geleneğinin bir uzantısı olarak, Belh’lı Ebu Zeyd El-Belhi (öl. 934) tarafından başladığı kanısındadır.
İslam dünyasında coğrafyaya verilen önem, İslam ortaçağının en büyük kültür gösterilerinden biri sayılabilir ve zengin bir gezi literatürüdür. İbn Havkal, Mesudi, Makdisi, İdrisi gibi coğrafyacılar, Konstantinopolis’e giden Harun Bin Yahya, Hindistan’ı beşeri coğrafyasıyla anlatan El Biruni, İbn Fadlan, Atlantikten Doğu Asya’ya kadar 27 yıl yabancı ülkeleri dolaşan İbn Battuta bu coğrafya yazarlarının en ünlüleridir.
Fuat Sezgin, 15. yüzyılın özellikle Güney Asya, Hindistan ve Afrika’ya ilişkin kartografyasındaki bilgilerin, Vasco da Gama’nın denizlerde gezerek topladığı bilgilerle değil, bugün bazıları olmayan Müslüman haritalarına dayandığını söyler.
Mısırlı Ali El-Kalkaşandi’nin (1355-1418) 14 ciltlik (Kaf) harfine kadar gelmiş, bitmemiş Coğrafya ve İdari Sınırlar Atlası ve Muhammed bin al-Afvi’nin (1414-1501) 62 ciltlik ve 3000 madde içeren ve yaşama ilişkin her konuya değinen atlası İslam ortaçağının öğrenme ve bilgi yayma potansiyelinin boyutlar hakkında aydınlatıcıdır.
Sezgin, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyyesi’nin ‘navigation’ karşılığı olduğunu ve Akdeniz denizcilik biliminde İslam’da var olan düzeyi ifade ettiğini söyler.
TIP: EVRENSEL ÖRNEK
İslam tıbbı tarihine Sasanilerin Halife El-Mansur dönemine kadar var olan Gundişapur kentinin doktorlarının Bağdat’a gelip gitmeleri ile başlanabilir. 765’te El-Mansur Gundişapur hastanesinin başhekimi Cibril Bin Buhtisu’yu midesinin rahatsızlığı için getirttiği söylenir. Bu doktor kitaplarını Süryanice yazıyordu. Fakat Yunancadan da bir çok tıp kitabı çevirmiştir.
Hastaneleri, cerrahisi, tıp aletleriyle Ortaçağda ve 17. Yüzyıla kadar, dönemine göre evrensel bir örnek olabilecek İslam tıbbında İslam bilim ve felsefesinin en büyük adı olan Ibn Sina (Avicenna) (öl. 1037) özel bir yer işgal eder. Ibn Sina’nın iki baş yapıtı vardır. ‘El-Kanun fi et-Tıb’ (Tıp Kanunu) ve bir bilim ve felsefe ansiklopedisi olan ‘Kitab eş-Şifa’.
Ibn Sina Avrupa kültürünün Hippoktrat ve Galen ile birlikte andığı en büyük tıp otoritesidir. Kitapları 12. Yüzyılda Latinceye çevrilmiş, 17. Yüzyıla kadar Batıda ve Doğuda temel başvuru kitapları olarak kullanılmıştır.
Ortaçağ İslam bilimi şaşırtıcı zenginliktedir, ve etkisi Rönesans’a ve bazı yapıtlar Rönesans’tan öteye de Latince çevirileri sayesinde sürmüştür. Sadece Alhazen (Ibn Heysem), Avicenna (Ibn Sina), El Harezmi değil, fakat Farabi, Ibn Rüşt ve Ibn Sina Aristo ve Eflatun’un yorumcuları olarak dünya felsefe tarihine geçmişlerdir.
Kitabında yer yer İslam filozoflarına referans veren Sadreddin Muhammed, B. İbrahim Şirazi (Molla Sadra)’nın (1572-1640) Yunan felsefesini mistisizmle buluşturan ve Aristo ile Ibn Sina’yı en büyük filozoflar olarak sunar. Molla Sadr,a İslam’da Ortaçağ geleneğinin, çok küçük boyutlarda da olsa, 17. Yüzyıla kadar uzandığını gösterir.
İslam Ortaçağı o günkü bilgi düzeyi, yayın, iletişim ve ulaşım koşulları düşünülecek olursa 17.-18. Yüzyıllarda Avrupa’nın gösterdiği yoğunlukta bilimsel ve felsefi bir yaratıcılık gösterir. Ayrıca Avrupa’da kilisenin bilim adamlarına karşı neredeyse 18. Yüzyıla kadar devam eden mücadelesi 12. Yüzyıla kadar İslam’da yoktu.
Biz de her şeyi Avrupalıdan öğrenmeye alıştığımız için, İslam’da düşünce tarihinde Gazali’den sonraki karanlığı, doğal bir İslam kültür özelliği görüyoruz. İslam biliminin genel tablosu ve yukarıda küçük bir bölümü sayılan bilim adamları sorunun İslam dininin doğasından değil, kötü ve politik yorumundan ortaya çıktığını göstermektedir.
FRANKFURT’TAKİ MÜZE
Fuat Sezgin’in yapıtının 2., 3., 4., 5. ciltleri Frankfurt’taki müzenin bir katoloğu niteliği taşır.
2. Cilt Astronomi’ye ayrılmıştır. 15. Yüzyılda Uluğ Bey’in çevresindeki astronom ve matematikçiler arasında Ziç-i Hakani’si ile ünlü olan El-Kaşi astronomi aletlerinin gelişme tarihinde önemli bir yer alır. Yine aynı çevrede yetiymiş olan ve 72 yaşında İstanbul’a gelen Ali El-Kuşi (Ali Kuşçu) (öl. 1474)’de Merkür gezegeni için bir model geliştirmiştir.
Coğrafya, gemicilik, saatler, geometri ve optik konularına tahsis edilen 3. Cilt temelde matematiksel coğrafya üzerine kurulmuştur. Bundan çeyrek yüzyıl önce bulunan Al-Memun’un dünya haritası, Al-Memun ve Al-İdrisi’nin dairesel çerçeveli dünya haritaları Sezgin’e göre, Avrupa haritacılığı için temel oluşturmuşlardır.
Tıp, kimya ve madenleri konu alan 4. Ciltte insan anatomisinin geç ortaçağdaki bilgisinin grafik çizimleri (bu arada Huneyn Bin İshak’ın (öl. 873) göz anatomisine ilişkin en eski çizimsel betimlemesi) ilgi çekicidir. Ez-Zahravi’ni kitabındaki birçok örnekle birlikte pek çok diş, göz ve benzer cerrahi müdahalelerde kullanılan tıp aletleri resimlenmiştir..
Sezgin bu ciltte her şeyin Avrupa’dan kaynaklandığın anlatanlarla, İslam’ın rolünü vurgulayanlar arasındaki tartışmaları da dile getirmektedir.
5. Cilt Teraziler, diğer ölçü aletleri, arazi ölçümü, su pompa istasyonları, hidrolik pompalar (bu arada Takiyeddin’in (1552)’de yaptığı bir proje de vardır), rüzgar değirmenleri, fıskiyeler, otomatlar, kilitler, mimari, askeri teknikler , savaş aletleri, ateşli silahlar, cam ve seramik teknikleri, çok gelişmiş bir Ortaçağ teknolojisini örnekleyen bu zengin koleksiyondaki çağdaş modeller, kuşkusuz özgün örneklerden daha şık ve mükemmeldir.
BİR MEHTİYE DEĞİL
F. Sezgin’in “İslam’da Bilim ve Teknik” kitabı İslam kültürünü övmek için yazılmış bir methiye değildir, İslam yazmaları üzerindeki büyük bilgisine dayanarak bir Türk oryantalist, bilim tarihçisi ve araştırıcısının Frankfurt Üniversitesi’nin ve Arap sponsorların desteği ile nesnel ve çok ayrıntılı çalışmalarının sonuçlarını içermektedir.
Kitap, İslam bilim tarihinin çok iyi ve yararlı bir özetini vermekte ise de, daha çok Frankfurt’taki değerli ve öğretici müzenin içeriğini tanıtmak amacını taşımaktadır. Fakat Avrupa gözlüklü bir dünya tarihi yorumunun eksik ve belki de başkalarını bulanık gören yanlarını göstermekte ve bu vesile ile Müslüman toplumlara, ve bu arada Türklere, bir mesaj vermektedir.
Mesaj şudur: Din ve bilim arasında bir çelişki aramak gerekmez. Çünkü din ve bilim dünyayı tümüyle değişik algılama sistemleri üzerine kurulmuşlardır. İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra gelmesine karşın onlardan daha fazla Antik bilim mirasına sahip çıkmıştır.
Antik mirasın sahibi olması gereken Roma Kilisesi 9.-13. Yüzyıllarda İslam kültür ortamının yaşatıp geliştirdiği bu bilim ve düşün mirasının düzeyine İslam’dan beş yüz yıl sonra Rönesans ve sonrasında ulaşabilmiştir.
İSLAM’DAN GERİ AVRUPA
Biz bugün Batı’dan ne kadar geri idiysek, Ortaçağ’da Avrupa, bilim bağlamında, İslam’dan o kadar gerideydi.
Öte yandan Ortaçağ İslam bilim ve felsefesinin açıkça kanıtladığı bir başka gerçek vardır: Emeviler’den İspanya İslam’ına ve Orta Asya’da Uluğ Bey dönemine kadar Müslüman idarecilerin bilim severliği, Gazali bağnazlığı ve Aşariyun’un İslam yorumları sonucunda bilim ve dini karşı karşıya getirmiştir.
En büyük İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu Ortaçağ İslam bilim geleneğini sürdürememiş, medrese-bilim karşıtlığının sonucunda parçalanmıştır.
İslam bilim ve tekniği tarihinde, 15. Yüzyıldan sonra Avrupa karşısında en büyük İslam şampiyonu olan Osmanlı’nın İslam bilim geleneğini sürdürmesi doğal bir sonuç olurdu. Bunu bizim yerimize Avrupa sürdürmüştür. Osmanlı da 14. Yüzyıldan sonra Avrupa’da yaşamıştır.
Osmanlı toplumunun tümüyle kozmopolit bir yapısı vardır. Fakat dünya bilim ve düşünce tarihinde İslam ortaçağı üretimini izleyen bir Osmanlı çağı, ve dünya sahnesinde Osmanlı bilim adamları yoktur. Dünya bilim tarihinde Osmanlı Döneminde Şam’lı astronom Takiyüddin’den başka ad yoktur.
Erken İslam’la Osmanlı kültürü karşılaştırması yapacaklar, Osmanlı’nın uzun yüzyıllar İslam Ortaçağının bilimsel merakına ulaşmadığını, batıyla ilişkisinin 18. Yüzyıla kadar hemen hemen kesik olduğunu doğru değerlendirmelidir. Katip Çelebi, Kopernik’den söz etmez.
Kültür tarihimizin dün olduğu kadar bugünkü sorunu da bu boşluktur. Günümüzde bilimsel düşünce üretimi ve teknolojide dünya ülkeleri arasında en aşağı basamaklarda olan İslam ülkelerinin Ortaçağ’da dünya biliminde öncü olmaları, bugünkü geri kalmışlığın nedeninin İslam dini olmadığını kanıtlıyor.
Bugün suçun dini yobazlık olduğunu söylemek de yeterli değildir. Sorun, Emevi ve Abbasi Halifelerinin çağında yorumlanan İslam’la, bugünkü yorum arasındaki farktan kaynaklanıyor. Ne yazık ki bugün İslam liderleri arasında bilim aşığı bir El Memun’a rastlanmıyor.
Not:
Bu yapıt vesilesiyle 1997 de Seuil yayınları arasında başkanlığını Roshdi Rashed’in ve yardımcılığını Régis Morelon’un yaptıkları bir grup bilim tarihçisinin yazdıkları 3 ciltlik ‘Histoire des Sciences Arabes’Paris, 1997 adlı önemli yapıtı anımsatmak istiyorum. Ne var ki Arapça yazdıkları için Biruni,Harezmi İbni Sina’yı Arapla eşdeşleştirmek Descartes, Bacon ya da Erasmus’u Latince yazdıkları için Romalı ya da İtalyan saymakla eş, saçma bir davranış oluyor. Fakat bu davranış Batı’nın İslam’ı tek bir kılıkta görmek isteğini sürdürdüğünü gösterir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















