FUAT SEZGİN’İN “İSLAM’DA BİLİM ve TEKNİK” KİTABI
Doğan KUBAN CBT 14 HAziran 2008
Doğan KUBAN CBT 14 HAziran 2008
İslam’da bilimin parladığı zamanlar, Avrupa bilimi ve bugün
Ortaçağda yaratılan İslam bilimi Antikite ile modern çağ arasında önemli bir köprüdür. İslam bilimi 8.-15. yüzyıllar arasında -ağırlığı 9.-13. yüzyıllar olmak üzere- dünya bilim tarihinin ikinci aşamasını oluşturur. Fakat bu yaratıcı üretim dönemi, 12. yüzyıldan sonra İmam Gazali ve Aşari bağnazlığının derinleşmesiyle giderek yok oldu. Bilim açısından en az Rönesans kadar özgün bir yaratma dönemi olmasına karşın İslam bilimi, tıp alanı dışında, sonraki bağnazlık döneminde kültürel önemini yitirmiş, medrese dogmatizminde yok oldu.
İslam’da, Yunan ve Antik kökenli her şeyle birlikte astronomide Mezopotamya geleneği, matematikte Hint geleneği bir alt veri olarak kabul edildi. Bu bilgiyi yeni deneyler, yeni ölçümler yeni gözlemlerle derinleştirdiler. Fakat çok da ileri gitmediler. Matematik Harezmi’nin cebrinde kaldı. Coğrafya daha çok astronomi ile birlikte düşünüldü. Fakat İslam dünyası büyük olduğu için bir çok gezgin coğrafyacı yetişti. Coğrafya deskriptifdi fakat matematiksel boyutu vardı.
Müslümanlar, eski dünyanın simya bilgilerine sahip çıktılar. Fakat giderek artan bilgiler ve deneyimlerle, Cabir, El-Razi gibi insanlar yetiştirdiler. Yunan bilimini geliştirdiler. Ve Çinin, Hindin birikimlerini de ona kattılar. Ne var ki Gazali düşüncesinin etkisiyle bu dönem kapandı. Daha sonra da bir şey olmadı. Fuat Sezgin bu basit panoramanın altında bilgi yokluğundan kaynaklanan bir sığlık olduğunu kanıtlamaya çalışan bir araştırıcıdır.
Ortaçağ İslam bilimi şaşırtıcı zenginliktedir, ve etkisi Rönesans’a ve bazı yapıtlar Rönesans’tan öteye de Latince çevirileri sayesinde sürmüştür. Sadece Alhazen (Ibn Heysem), Avicenna (Ibn Sina), El Harezmi değil, fakat Farabi, Ibn Rüşt ve Ibn Sina, Aristo ve Eflatun’un yorumcuları olarak dünya felsefe tarihine geçmişlerdir.
Mesaj şudur: Din ve bilim arasında bir çelişki aramak gerekmez. Çünkü din ve bilim dünyayı tümüyle değişik algılama sistemleri üzerine kurulmuşlardır. İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra gelmesine karşın onlardan daha fazla Antik bilim mirasına sahip çıkmıştır.
Tanınmış İslam bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in Frankfurt’ta Goethe Üniversitesinin Arab-İslam Tarih Bilimleri Enstitüsü tarafından 2004 yılında yayınlanan “İslam’da Bilim ve Teknik” adlı 5 ciltlik yapıtı, Türkiye Bilimler Akademisi tarafından Türkçe yayımlandı. (Fuat Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, Arap-İslam Bilimleri Tarihine Giriş, Çeviren: Abdurrahman Aliy, Ankara, 2007)
Fuat Sezgin Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli İslam bilim tarihçisi ve ‘arabisant’ıdır. Tanınmış oryantalist Helmut Ritter’in öğrencisi olan ve İ.Ü. İslam Araştırmaları Enstitüsünde Zeki Velidi Toğan’la da birlikte çalışmış olan Sezgin 1961’de doçent olarak Frankfurt Üniversitesi’ne gitmiş, 1965’te orada profesör olmuştur.
1963’te biten 13 Ciltlik ‘Geschichte des arabischen Schrifttum’ adlı yapıtı, İslam tarihi alanında Brockelmann’ın ünlü biyografisini büyük ölçüde aşan en önemli başvuru kitaplarından biridir. Halen Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi Arap-İslam Enstitüsü ve Müzesi başkanı olan Sezgin müzeyi Ortaçağ İslam bilimsel araçlarının yeni modelleriyle zenginleştirerek İslam teknolojisi için çok önemli bir teknik müze statüsüne ulaştırmıştır. İslam’da Bilim ve Teknik kitabı bu müzenin bütün içeriği ile birlikte İslam bilimine ilişkin en yeni çalışmaların sonuçlarını ve F. Sezgin’in İslam bilimi ve teknolojisi konusundaki özetlenmiş düşüncelerini içermektedir.
İSLAM BİLİM: KÖPRÜ
İslam Bilimi dendiği zaman Avrupa gözlüklü bir Batı egemenliği tarihinde, Ortaçağda yaratılan İslam biliminin Antikite ile modern çağ arasında önemli bir köprü olduğu hatırlanmaz. Oysa İslam bilimi 8.-15. Yüzyıllar arasında -ağırlığı 9.-13. yüzyıllar olmak üzere- dünya bilim tarihinin ikinci aşamasını oluşturur.
Fakat bu yaratıcı üretim dönemi 12. Yüzyıldan sonra İmam Gazali ve Aşari bağnazlığının derinleşmesiyle giderek yok olmuştur. Antik bilgi ve felsefe tabanı üzerinde gelişmiş ve bilim açısından en az Rönesans kadar özgün bir yaratma dönemi olmasına karşın İslam bilimi, tıp alanı dışında, sonraki bağnazlık döneminde kültürel önemini yitirmiş, medrese dogmatizminde yok olmuştur.
Fakat Avrupa’da. 9. Yüzyıldan itibaren Latinceye çevrilip etkileri Rönesans’a kadar sürdüğü, ve Batı kültür ortamı (ki buna kilise de dahildir) İslam yazarlarına Latince adlar takarak kullandığı Avicenna, Alhazen, Averroes gibi bilim ve felsefe adamlarını neredeyse kendi kültürüne entegre ettiği için, İslam bilim ve felsefesi, Avrupa düşünürleri ve bilim adamları tarafından, öğrenilmiş ve değerlendirilmiştir.
Fuat Sezgin, çok ayrıntılı olarak tanıdığı İslam’ı literatürü içinde Müslüman bilim adamlarının genel bilim tarihindeki konumlarını incelerken, temelde hem Avrupalıların hem de bizim gibi her şeyi Batıdan öğrenen Avrupalı olmayanların ön yargılarına karşı bilimsel bir savaş sürdüren bir araştırıcıdır.
Avrupa bilim tarihinin genel yargısı Sarton’a gelene kadar şöyle özetlenebilir: özellikle Abbasiler döneminde, eski İran topraklarında Araplar İranlıların, Yunanlıların, Suriyeli Hıristiyanların, Yahudilerin yardımına muhtaçtılar. Ve Hıristiyan kilisesi gibi Paganizmle kavga etmeleri de gerekmiyordu. Böylece önce eski Sasani kenti Gundişapur’da , sonra Bağdat’ta bilim ve felsefe yapıtları Arapçaya, Arap olmayanlar eliyle çevrildi. Yunan ve Antik kökenli her şeyle birlikte astronomide Mezopotamya geleneği, matematikte Hint geleneği bir alt veri olarak kabul edildi. Bu bilgiler hem idareciler hem de büyük tüccarlar tarafından isteniyordu.
Bu bilgiyi yeni deneyler, yeni ölçümler yeni gözlemlerle derinleştirdiler. Fakat çok da ileri gitmediler. Matematik Harezmi’nin cebrinde kaldı. Coğrafya daha çok astronomi ile birlikte düşünüldü. Fakat İslam dünyası büyük olduğu için bir çok gezgin coğrafyacı yetişti. Coğrafya deskriptifdi fakat matematiksel boyutu vardı.
Tıp genelde Hipokrat ve Galen gibi otoriteleri izledi. Doktorların prestiji yüksekti, ve doktorluk, filozofun, astronomun, matematikçinin de yaptığı işlerden biriydi. Onun için aralarında Ibn Sina gibi filozof bilim adamları yetişti.
CABİR, EL-RAZİ
Müslümanlar, eski dünyanın simya bilgilerine sahip çıktılar. Fakat giderek artan bilgiler ve deneyimlerle, Cabir, El-Razi gibi insanlar yetiştirdiler. Yunan bilimini geliştirdiler. Ve Çinin, Hindin birikimlerini de ona kattılar. Ne var ki Gazali düşüncesinin etkisiyle bu dönem kapandı. Daha sonra da bir şey olmadı. Fuat Sezgin bu basit panoramanın altında bilgi yokluğundan kaynaklanan bir sığlık olduğunu kanıtlamaya çalışan bir araştırıcıdır.
Avrupa’nın 16. Yüzyıldan sonra yaptığı bilimsel devrimin verileriyle 9. Yüzyıl bilimini eleştirmek, anestezi olmadan yapılan ameliyatları, ya da röntgenle MRI; karşılaştırmaya benzer. Arapların Yunan yapıtlarını çevirip üzerinde hiç çalışmadıklarını kabul etsek, bir Rönesans da düşünemeyiz. Fakat bu tartışmanın tutarlı olması için Hıristiyan kilisesinin de Arap yapıtlarını Latinceye çevirme isteğinin de Müslümanların çabaları kadar önemli olduğunu hatırlamak gerekir. Sorun insan merakının kişi ve toplumu ulaştırdığı entelektüel tatminin dönemiyle ilişkisini kavramaktır.
Gerçi Avrupa vizyonun 19. yüzyıldaki gelişmesi içinde Johann G. Wenrich (1842) ve Ferdinand Wüstenfeld (1877) gibi İslamistlerin düşünceleri 20. Yüzyıl ortalarına kadar etkili olmuş, İslam bilimi antik bilgiyi Arapçaya çevirerek ve her şeyi onunu üzerine kuran bir taklitçi ya da yorumcu olarak kabul edilmiş, özgün katkıları yadsınmıştır.
Sezgin kitabında İslam bilimi ile ilgili Avrupa önyargılarının yavaş yavaş yıkılmasını ve İslam bilim tarihinin aşamalarını anlatırken İslam bilimsel düşüncesinde kaynak belirtmenin bilimsel önemini, ona karşın Antik Yunan düşüncesinde bilimsel düşüncenin başlangıcının karanlıkta kaldığını vurgulamayı da ihmal etmiyor.
İspanya İslam’ı Avrupa’ya antik düşünce ile birlikte İslam’ın bilimsel katkısının da girmesini sağlamış, ve Avrupa bilimini yönlendirici bir rol oynamıştır. İslam biliminin Antikite ile Modern arasındaki köprü konumunu ciddi olarak ilk vurgulayan George Sarton’un (1884-1956) 5 ciltlik anıtsal “Introduction to the History of Science” adlı ansiklopedik yapıtıdır.
BİLGİYE, DİNİ SAYGI!
Arapların Mısır’ı, Kıbrıs’ı, Sicilya’yı ve Rodos’u almaları Arap-Akdeniz simbiyosis’ini ve o simbiosis’de Grek-Hellenistik-Roma bilim ve felsefesinin Arap diline çevrilip Arap-İslam kültürünün temel taşlarından biri olmasını sağlar. Sezgin, Yunanlı Zosimus’a ait bir simya kitabının 658’de Arapça çevirisinin yapılmasının, daha Muaviye’nin valiliği sırasında Yunan kültür mirasına karşı ilginin varlığını vurguladığına işaret eder.
Arapların 700’lü yıllara kadar devlet idaresinde Kopt, Yunan, İran dillerini kullanmaları, onların yerli halkın kültürleriyle barışık olmalarını gerektiriyordu. Emevi halifeleri dönemindeki ilk çeviriler simya, astroloji ve tıp alanlarında olmuştur. Sezgin, Franz Rosenthal’a atfen, İslam’ın bu ilk döneminde bilgi’ye dini bir saygıyla yaklaşıldığını hatırlatır.
Gerçekten de eğer 7.-8. Yüzyıl İslam’ında daha sonraki çağların bağnazlığı olsaydı, böyle bir çeviri etkinliği de olamazdı. Peygamber’in ‘Bilgi neredeyse oradan al!’ hadisi -İslami bilginin temeli Kuran ve Sünnet içinde olduğu için- kuşkusuz, dini bilgi dışındaki bilgileri kastediyordu. İslam’ın erken çağında Kuran dilinin netleştirilmesi amacıyla (Leksikografi)’nin gelişmesi ve ‘hadis’ ilmi nedeniyle de eleştirel bir kaynak araştırma yönteminin oluşması Arap dilli İslam düşüncesinin gelişmesine önemli bir katkıda bulunmuş olmalıdır.
ŞİFA 22 KEZ BASILDI
‘İslam’da Bilim ve Teknik’ kitabının Birinci Cildi’nin ilk bölümü, 7. Yüzyıldan 16. Yüzyıla İslam dünyasının antik bilim mirasına sahip çıkarak onu Arap diline çevirip özümlemesini anlatır ve onun üzerine bina edilen bilimsel etkinliğin genel bir özetini yapıyor. Girişin ikinci bölümünde ise Arap dilli İslam biliminin Avrupa’ya girişi ve özümlenmesi anlatılmıştır. Bu etki Konstantinopolis, Kahire, Tunus ve Fas’tan, Sicilya, İtalya ve İspanya’ya , İspanya’dan Fransa’ya yayılıyor.
Bütün ortaçağ boyunca hatta 17. Yüzyıla kadar İslam bilim kitapları genelde İspanyalı Yahudilerin Latince çevirileri yoluyla, batıya kazandırılmış dini ve laik bilim adamlarının elinde antikiteyi ve İslam’ı batıya geçiren köprü olmuşlardır. Ibn Sina’nın Şifa’sının 16. Yüzyılda 22 kez basıldığını, İbn Heysem’in Optiği’nin 18. Yüzyıla kadar okunduğunu anımsamak, bu etkinin önemini ve yoğunluğunu anlatır (Ibn Sina’nın Türkçeye ancak 19. Yüzyılda çevrildiği düşünülürse Osmanlı tarihinde bilimsel kültürün doğası da daha iyi anlaşılır).
Yapıtın 2, 3, 4, 5.nci ciltleri, bilimsel deneylerde ve pratikte kullanılan, ve Sezgin’in büyük bir itina ile toplayıp, büyük ölçüde modern rökonstrüksiyonu yaptırdığı deney aletlerine ve diğer aletlerin tanıtılmasına ayrılmıştır. Böylece kitap ilginç bir görsel müze oluşturmaktadır.
BUGÜN RASTLANMIYOR
Peygamber’in ölümünden 150 yıl sonra İslam kültür ortamının, özellikle idareciler katında, Antik dünyadan ne kalmışsa çevirme gereğini duyan bir bilimsel merak düzeyine erişmesi çok önemli bir tarihi olgudur.
Buna bugünün İslam idarecileri katında rastlanmadığını düşünmek de öğreticidir.
Sezgin, Erken Abbasi döneminde 2 Hicri yüzyılda (8. YY) dış kaynaklı bilginin özümseme devrinin sürdüğünü söyler. Halife El-Mansur döneminde büyük Hint astronomi kitabı Brahmaputasidanta (kısaca Sidenta) (770)’nın Arapçaya çevrilişi önemli bir aşama olmuştur. Çeviriyi yapan Sasani çağı astronomisinin o sırada yaşamakta olan son temsilcisi el-Fazari İranlıydı. Hem bilim adamı hem vezir olan Halid El-Bermeki Ptoleme’nin ünlü ‘Almageste’ini de o sırada Arapçaya çevirtmiştir.
8. Yüzyılda İslam ortamı bilim alanında önemli adlar yetiştiriyor. Bütün insan bilgilerinin (Ilm al-Mizan) ‘ölçüler bilimi’ olduğunu söyleyen kimyager ve simyacı Cabir Bin Haysan’a, bilim felsefesi tarihinde özgün bir doğa filozofu olarak bakmak gerekir.
Bu ilk gelişmeler üzerinde Yunan bilimlerine bir daha hiçbir İslam hükümdarında görülmeyecek bir ilgisi olan ve kendisine bir bilim aşığı diyebileceğimiz Halife El-Memun (813-833) zamanında İslam dünyasında bir bilgi Rönesans’ından söz edilebilir. Bağdat’ta Beyt-El-Hikme (bilgelik evi) büyük bir çeviri etkinliği için onun zamanında inşa edilmiştir.
İslam kültürünün dünya uygarlığına yaptığı en büyük katkılardan biri Antik uygarlığın kitaba geçmiş bütün düşünsel üretimini Arapçaya çevirmiş olmasıdır. İslam Ortaçağının büyük bilimsel üretimine temel oluşturan bu bilgi, buna eklenen Hint ve Sasani kökenli geleneklerle de zenginleşip Müslüman bilim adamlarının yorum ve katkılarını da içererek, özellikle İspanya kanalıyla, Avrupa kültürüne mal olmuştur.
Sezgin’in kitabı bilimin ve sosyal bilimlerin ve teknolojinin hemen her alanı kapsadığı için, bu yazıda sadece bazı alanlar ele alınmıştır.
MATEMATİK
9. Yüzyıl İslam matematiği Hint çevirilerine ve yine Hint kökenli (sıfır) kavramına sahip çıkan Halife El-Memun’un isteğiyle Muhammet Bin Musa bin el Harezmi’nin yazdığı “Kitab Al-Cebr Ve-l-Mukabale” (yenileme ve eşitlik) gibi bir yapıtın yazılmasına yol açar. Latince çevirisinden sonra, Avrupa’da 12. Yüzyıldan sonra matematiğinin temel kitaplarından biri olan El Harezmi’nin kitabı Avrupa matematik tarihinde bir eşiktir. İçeriği birinci ve ikinci derece denklemlerdir.
9. Yüzyılda Öklidin, Arşimedin, Appoloniusun ve Menelaus’un yapıtları Müslüman kültürüne kazandırılmıştı. O sırada Musa Bin Şakir oğulları geometri üzerinde yeni çalışmaları ve bir sayının küp kökünü belirleyen oldukça yaklaşık bir yöntem bulmalarıyla ün kazanmışlardı.
Sezgin 9. Yüzyılda Al-Kindi ve Sabit Bin Kurra gibi doğacı filozof ve bilim adamlarının meteoroloji ve astronomi üzerindeki çalışmalarının benzerlerinin, batıda Rönesans ve daha sonrasına kadar uzanan çalışmaların öncüsü olduğunu söyler. Ona göre gökbilimci ve matematikçi Sabit Ibn Kurra’nın Pisagor teoremini, her tür üçgen için genelleştirmesi, Parabol’ün kareleştirilmesi ve paraboloidin küpleştirilmesi çalışmaları, Fermat’nın 17. Yüzyılda, eğrilerin ‘quadrature’ü türünden, matematiksel düşünce düzeyinde bir entelektüel açılım ifadesidir.
10. Yüzyılda matematik alanında bir çok ünlü bilgin vardır. Konik kesitler aracılığı ile üçüncü derece denklemlerini çözen Hüseyin El-Hazin, cebir denklemlerinin yaklaşık çözümü, küp kök, ondalık kesirler, kendinden öncekilerin Sonsuz Küçükler Hesabı (calcul infinitesimal) üzerindeki çalışmaları dayanan Rustem El-Kuhi’nin parabolik kubbe hacmi ve üçüncü derece denklemleri üzerindeki çalışmaları, Ebu-l Vefa’nın düzlem ve küresel trigonometri çalışmaları bunlar arasındadır.
9.-10. Yüzyıllar İslam uygarlığında gerçekten parlak bir matematik çağını simgeliyor. 11. Yüzyıl yoğunluk itibariyle geçmiş yüzyılları aratmıyor. Bir çok alanlarda bir yaratıcı olan Ibn El-Heysem (Alhazen) (1041’den sonra) Kopernik dönemine kadar etkili olan Ptoleme eleştirisi, Sonsuz Küçükler hesabı ve Öklid’in 5.ci Postulat’sı üzerindeki çalışmalarıyla ünlü bir matematikçidir. El Biruni, Gazneli Sultan Mesud’a ithaf ettiği “El Kanun Al-Mesudi” adlı kitabıyla, astronomik gözlemlerden sonsuz küçükler hesabına uzanan konularda çalışmış ve kitabında bir açının üçe bölünmesinin 12 çözümünü anlatan bir polimatdır.
Matematikçiler arasında Rubaileriyle ünlü Ömer Hayyam da vardır. 25 tip cebir fonksiyonu içeren kitabı, fizik, astronomi ve edebiyat alanındaki çalışmaları ile gerçekten evrensel bir kültür döneminin temsilcisidir. 12. Yüzyılda bu alanda “Al-Muadalat’ kitabıyla ünlü El-Tusi, özellikle trigonometri alanında, bu matematikçi zincirine katılır. Uluğ Bey çevresinin ünlü matematikçisi El-Kaşi’nin 15. Yüzyılda yazdığı Miftah El-Kitap adlı yapıtında ondalık kesir hesapları ve komplike hacim hesapları ele alınmıştır. Semerkand okulu İslam’da matematiğin son temsilcisi sayılabilir.
İslam matematiğinin 9. Yüzyıldan öteye gelişmesi, Descartes’dan öteye Avrupa matematiği ile karışlaştırılması söz konusu olmasa da Ortaçağda Antik bilimi sürdüren ve geliştiren bir entelektüel gelenek olduğu yadsınamaz.
Ibn Al-Heysen (Alhazen) optik üzerindeki büyük yapıtı Kitap el-Menazır’la ünlü olmasına karşın, matematik, fizik, astronomi gibi alanlarda da yaratıcı ve ayrıca büyük bir şairdir. Onun için iyi bir araştırma yapan yapan M. Schramm (Ibn Haythams Weg Zur Physik, 1963) ‘Doğa metafiziğinden ve bunun matematiksel tanımından fiziğe ulaşmıştır,’ der. Onu Avrupalı bilim tarihçileri ‘Doğa bilimci, Galileo dönemini aşarak modern deneysel fiziğe bağlayan yöntemi geliştiren’ olarak değerlendirmişlerdir.
ASTRONOMİ (ILM EL-HAYA)
İslam astronomisinin gelişmesinden önce çöl Araplarının Sümer dönemine kadar dayanan zengin bir yıldız bilgisi var olduğu saptanmıştır. Amman’da Kusayr Amra şatosu hamamının kubbesinde (7. Yüzyıl) 400 civarında yıldız içeren bir gökyüzü haritası vardır. Bunun Mezopotamya’ya dayandığı ileri sürülmüştür. Emevi döneminden başlayarak antik yapıtlar da çevrilmeye başlanmıştı. Aristo’ya ait olduğu söylenen (Kitab al-Alan) Hişam Bin Malik’in döneminde (724-43) Arapçaya çevrilmişti. Güneşin doğuş ve batışına ilişkin ölçülere dayanak yapılan trigonometrik hesaplarla dünya çapının hesaplanması ise El Memun dönemine aittir.
9. yüzyılda astronomide büyük gelişme bir meridyen derecesinin yeryüzündeki uzunluğunun bugünküne yakın büyüklükte o zaman saptanması olmuştur. İki rasathane yaptıran Al-Memun’un asıl büyük projesi, büyük bir coğrafya yapıtı ve atlası hazırlatmak olmuştu.
Ptolome ve diğer antik veriler kullanılarak coğrafyacılar Al-Memun haritası denen dünya haritasını çizdiler. Coğrafya kitabında ve haritada 8500 yer adı vardır. Ptoleme’nin Almageste’nin çevirisinden sonra İslam bilginleri astronomi tablolarını yeni gözlemlerle sürekli zenginleştirmişlerdir.
Astronomiye ilişkin olarak Sezgin, Fransız İslam bilim tarihçisi Régis Morelan’ın bir gözlemini aktarır: O çağlarda Astrolojiye (Ilm-i Ahkam-ı Nücum) büyük ilgi duyulmasına karşın, 7. Yüzyıl ile 15. Yüzyıl arasında Arapça dilli İslam astronomi (İlm al-Felek, İlm al-Haya) kitapları, astrolojiyi hiçbir zaman bünyelerine almamışlardır.
Al-Kindi’nin Ptoleme’den farklı bir azimut hesabından sonra, planetlerin boylamlarını ölçmeye yarayan bir alet icat eden El-Hazin, 11. Yüzyılda Ptoleme’nin hipotezleri üzerine eleştirileriyle sonraki astronomi bilgileri üzerinde çok etkili olan Ibn al-Heysem (Alhazen) evrensel bilginlerdir.
Al-Biruni, Gazne Sultanı Mesud’a sunduğu (Al-Kanun Al-Mesudi)’de astronominin kendi çağına kadar gelişmesinin tarihini yazmış ve yine astronomiye yardımcı olacak matematiksel coğrafyayı konu alan diğer bir kitap yazmıştır.
12. Yüzyılda İspanya’da Ptoleme sistemini eleştiren, Al-Zarkali, İran’da lineer bir astrolab icat eden ve planetler modeli yapan Al-Tusi çağın önemli bilim adamlarıdır. İlhanlı dönemi de Maraga Rasathanesi ile 13. Yüzyılda astronomi alanında önemli bir araştırma merkezi olmuştu. Ve başında Nasreddin El-Tusi vardı.
Al-Tusi’ye atfedilen ve Öklid’in Elemanlarının bir revizyonu olan bir kitap 1594’te onun adıyla Roma’da yayınlanmıştı. Sezgin, bu devirde gelişen matematiksel coğrafyanın 16. Yüzyılda Tycho Brahe’nin sahip olduğu astronomi bilgisi ile eşit olduğu kanısındadır.
Bu tanıtma yazısında, kitapta değinilen bütün alanlara matematik ve astronomi kadar yer ayırmak olası değil. Tabari’nin Tarih’i ya da Ibn Nedim’in Fihrist gibi yapıtları bu küçük tanıtım yazısına katmadım. Fakat Matematiksel coğrafya kuşkusuz astronomi ile de bağlantılı olarak, Fuad Sezgin’in en sevdiği araştırma alanlarından birisidir.
Yukarıda sözü edilen ‘Geschichte des arabischen Schrifttums’un X. Ve XI ciltleri, İslam’da matematiksel coğrafya ve Kartografi ve bu üretimin Avrupa’ki uzantısına tahsis edilmiştir. Bu iki cildi tamamlayan çok zengin bir de atlas vardır. Daha 8. Yüzyılda Atlantik’ten Ortaasya’ya kadar uzanan bir İmparatorluğun coğrafyasının sadece hikaye ile bile zengin bir bilgi içereceği açıktır.
Sezgin, İslam bilim dünyasında, matematiksel coğrafyadan bağımsız bir tür antropolojik coğrafya Yazın’ının de olasılıkla Sasani İran coğrafya geleneğinin bir uzantısı olarak, Belh’lı Ebu Zeyd El-Belhi (öl. 934) tarafından başladığı kanısındadır.
İslam dünyasında coğrafyaya verilen önem, İslam ortaçağının en büyük kültür gösterilerinden biri sayılabilir ve zengin bir gezi literatürüdür. İbn Havkal, Mesudi, Makdisi, İdrisi gibi coğrafyacılar, Konstantinopolis’e giden Harun Bin Yahya, Hindistan’ı beşeri coğrafyasıyla anlatan El Biruni, İbn Fadlan, Atlantikten Doğu Asya’ya kadar 27 yıl yabancı ülkeleri dolaşan İbn Battuta bu coğrafya yazarlarının en ünlüleridir.
Fuat Sezgin, 15. yüzyılın özellikle Güney Asya, Hindistan ve Afrika’ya ilişkin kartografyasındaki bilgilerin, Vasco da Gama’nın denizlerde gezerek topladığı bilgilerle değil, bugün bazıları olmayan Müslüman haritalarına dayandığını söyler.
Mısırlı Ali El-Kalkaşandi’nin (1355-1418) 14 ciltlik (Kaf) harfine kadar gelmiş, bitmemiş Coğrafya ve İdari Sınırlar Atlası ve Muhammed bin al-Afvi’nin (1414-1501) 62 ciltlik ve 3000 madde içeren ve yaşama ilişkin her konuya değinen atlası İslam ortaçağının öğrenme ve bilgi yayma potansiyelinin boyutlar hakkında aydınlatıcıdır.
Sezgin, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyyesi’nin ‘navigation’ karşılığı olduğunu ve Akdeniz denizcilik biliminde İslam’da var olan düzeyi ifade ettiğini söyler.
TIP: EVRENSEL ÖRNEK
İslam tıbbı tarihine Sasanilerin Halife El-Mansur dönemine kadar var olan Gundişapur kentinin doktorlarının Bağdat’a gelip gitmeleri ile başlanabilir. 765’te El-Mansur Gundişapur hastanesinin başhekimi Cibril Bin Buhtisu’yu midesinin rahatsızlığı için getirttiği söylenir. Bu doktor kitaplarını Süryanice yazıyordu. Fakat Yunancadan da bir çok tıp kitabı çevirmiştir.
Hastaneleri, cerrahisi, tıp aletleriyle Ortaçağda ve 17. Yüzyıla kadar, dönemine göre evrensel bir örnek olabilecek İslam tıbbında İslam bilim ve felsefesinin en büyük adı olan Ibn Sina (Avicenna) (öl. 1037) özel bir yer işgal eder. Ibn Sina’nın iki baş yapıtı vardır. ‘El-Kanun fi et-Tıb’ (Tıp Kanunu) ve bir bilim ve felsefe ansiklopedisi olan ‘Kitab eş-Şifa’.
Ibn Sina Avrupa kültürünün Hippoktrat ve Galen ile birlikte andığı en büyük tıp otoritesidir. Kitapları 12. Yüzyılda Latinceye çevrilmiş, 17. Yüzyıla kadar Batıda ve Doğuda temel başvuru kitapları olarak kullanılmıştır.
Ortaçağ İslam bilimi şaşırtıcı zenginliktedir, ve etkisi Rönesans’a ve bazı yapıtlar Rönesans’tan öteye de Latince çevirileri sayesinde sürmüştür. Sadece Alhazen (Ibn Heysem), Avicenna (Ibn Sina), El Harezmi değil, fakat Farabi, Ibn Rüşt ve Ibn Sina Aristo ve Eflatun’un yorumcuları olarak dünya felsefe tarihine geçmişlerdir.
Kitabında yer yer İslam filozoflarına referans veren Sadreddin Muhammed, B. İbrahim Şirazi (Molla Sadra)’nın (1572-1640) Yunan felsefesini mistisizmle buluşturan ve Aristo ile Ibn Sina’yı en büyük filozoflar olarak sunar. Molla Sadr,a İslam’da Ortaçağ geleneğinin, çok küçük boyutlarda da olsa, 17. Yüzyıla kadar uzandığını gösterir.
İslam Ortaçağı o günkü bilgi düzeyi, yayın, iletişim ve ulaşım koşulları düşünülecek olursa 17.-18. Yüzyıllarda Avrupa’nın gösterdiği yoğunlukta bilimsel ve felsefi bir yaratıcılık gösterir. Ayrıca Avrupa’da kilisenin bilim adamlarına karşı neredeyse 18. Yüzyıla kadar devam eden mücadelesi 12. Yüzyıla kadar İslam’da yoktu.
Biz de her şeyi Avrupalıdan öğrenmeye alıştığımız için, İslam’da düşünce tarihinde Gazali’den sonraki karanlığı, doğal bir İslam kültür özelliği görüyoruz. İslam biliminin genel tablosu ve yukarıda küçük bir bölümü sayılan bilim adamları sorunun İslam dininin doğasından değil, kötü ve politik yorumundan ortaya çıktığını göstermektedir.
FRANKFURT’TAKİ MÜZE
Fuat Sezgin’in yapıtının 2., 3., 4., 5. ciltleri Frankfurt’taki müzenin bir katoloğu niteliği taşır.
2. Cilt Astronomi’ye ayrılmıştır. 15. Yüzyılda Uluğ Bey’in çevresindeki astronom ve matematikçiler arasında Ziç-i Hakani’si ile ünlü olan El-Kaşi astronomi aletlerinin gelişme tarihinde önemli bir yer alır. Yine aynı çevrede yetiymiş olan ve 72 yaşında İstanbul’a gelen Ali El-Kuşi (Ali Kuşçu) (öl. 1474)’de Merkür gezegeni için bir model geliştirmiştir.
Coğrafya, gemicilik, saatler, geometri ve optik konularına tahsis edilen 3. Cilt temelde matematiksel coğrafya üzerine kurulmuştur. Bundan çeyrek yüzyıl önce bulunan Al-Memun’un dünya haritası, Al-Memun ve Al-İdrisi’nin dairesel çerçeveli dünya haritaları Sezgin’e göre, Avrupa haritacılığı için temel oluşturmuşlardır.
Tıp, kimya ve madenleri konu alan 4. Ciltte insan anatomisinin geç ortaçağdaki bilgisinin grafik çizimleri (bu arada Huneyn Bin İshak’ın (öl. 873) göz anatomisine ilişkin en eski çizimsel betimlemesi) ilgi çekicidir. Ez-Zahravi’ni kitabındaki birçok örnekle birlikte pek çok diş, göz ve benzer cerrahi müdahalelerde kullanılan tıp aletleri resimlenmiştir..
Sezgin bu ciltte her şeyin Avrupa’dan kaynaklandığın anlatanlarla, İslam’ın rolünü vurgulayanlar arasındaki tartışmaları da dile getirmektedir.
5. Cilt Teraziler, diğer ölçü aletleri, arazi ölçümü, su pompa istasyonları, hidrolik pompalar (bu arada Takiyeddin’in (1552)’de yaptığı bir proje de vardır), rüzgar değirmenleri, fıskiyeler, otomatlar, kilitler, mimari, askeri teknikler , savaş aletleri, ateşli silahlar, cam ve seramik teknikleri, çok gelişmiş bir Ortaçağ teknolojisini örnekleyen bu zengin koleksiyondaki çağdaş modeller, kuşkusuz özgün örneklerden daha şık ve mükemmeldir.
BİR MEHTİYE DEĞİL
F. Sezgin’in “İslam’da Bilim ve Teknik” kitabı İslam kültürünü övmek için yazılmış bir methiye değildir, İslam yazmaları üzerindeki büyük bilgisine dayanarak bir Türk oryantalist, bilim tarihçisi ve araştırıcısının Frankfurt Üniversitesi’nin ve Arap sponsorların desteği ile nesnel ve çok ayrıntılı çalışmalarının sonuçlarını içermektedir.
Kitap, İslam bilim tarihinin çok iyi ve yararlı bir özetini vermekte ise de, daha çok Frankfurt’taki değerli ve öğretici müzenin içeriğini tanıtmak amacını taşımaktadır. Fakat Avrupa gözlüklü bir dünya tarihi yorumunun eksik ve belki de başkalarını bulanık gören yanlarını göstermekte ve bu vesile ile Müslüman toplumlara, ve bu arada Türklere, bir mesaj vermektedir.
Mesaj şudur: Din ve bilim arasında bir çelişki aramak gerekmez. Çünkü din ve bilim dünyayı tümüyle değişik algılama sistemleri üzerine kurulmuşlardır. İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra gelmesine karşın onlardan daha fazla Antik bilim mirasına sahip çıkmıştır.
Antik mirasın sahibi olması gereken Roma Kilisesi 9.-13. Yüzyıllarda İslam kültür ortamının yaşatıp geliştirdiği bu bilim ve düşün mirasının düzeyine İslam’dan beş yüz yıl sonra Rönesans ve sonrasında ulaşabilmiştir.
İSLAM’DAN GERİ AVRUPA
Biz bugün Batı’dan ne kadar geri idiysek, Ortaçağ’da Avrupa, bilim bağlamında, İslam’dan o kadar gerideydi.
Öte yandan Ortaçağ İslam bilim ve felsefesinin açıkça kanıtladığı bir başka gerçek vardır: Emeviler’den İspanya İslam’ına ve Orta Asya’da Uluğ Bey dönemine kadar Müslüman idarecilerin bilim severliği, Gazali bağnazlığı ve Aşariyun’un İslam yorumları sonucunda bilim ve dini karşı karşıya getirmiştir.
En büyük İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu Ortaçağ İslam bilim geleneğini sürdürememiş, medrese-bilim karşıtlığının sonucunda parçalanmıştır.
İslam bilim ve tekniği tarihinde, 15. Yüzyıldan sonra Avrupa karşısında en büyük İslam şampiyonu olan Osmanlı’nın İslam bilim geleneğini sürdürmesi doğal bir sonuç olurdu. Bunu bizim yerimize Avrupa sürdürmüştür. Osmanlı da 14. Yüzyıldan sonra Avrupa’da yaşamıştır.
Osmanlı toplumunun tümüyle kozmopolit bir yapısı vardır. Fakat dünya bilim ve düşünce tarihinde İslam ortaçağı üretimini izleyen bir Osmanlı çağı, ve dünya sahnesinde Osmanlı bilim adamları yoktur. Dünya bilim tarihinde Osmanlı Döneminde Şam’lı astronom Takiyüddin’den başka ad yoktur.
Erken İslam’la Osmanlı kültürü karşılaştırması yapacaklar, Osmanlı’nın uzun yüzyıllar İslam Ortaçağının bilimsel merakına ulaşmadığını, batıyla ilişkisinin 18. Yüzyıla kadar hemen hemen kesik olduğunu doğru değerlendirmelidir. Katip Çelebi, Kopernik’den söz etmez.
Kültür tarihimizin dün olduğu kadar bugünkü sorunu da bu boşluktur. Günümüzde bilimsel düşünce üretimi ve teknolojide dünya ülkeleri arasında en aşağı basamaklarda olan İslam ülkelerinin Ortaçağ’da dünya biliminde öncü olmaları, bugünkü geri kalmışlığın nedeninin İslam dini olmadığını kanıtlıyor.
Bugün suçun dini yobazlık olduğunu söylemek de yeterli değildir. Sorun, Emevi ve Abbasi Halifelerinin çağında yorumlanan İslam’la, bugünkü yorum arasındaki farktan kaynaklanıyor. Ne yazık ki bugün İslam liderleri arasında bilim aşığı bir El Memun’a rastlanmıyor.
Not:
Bu yapıt vesilesiyle 1997 de Seuil yayınları arasında başkanlığını Roshdi Rashed’in ve yardımcılığını Régis Morelon’un yaptıkları bir grup bilim tarihçisinin yazdıkları 3 ciltlik ‘Histoire des Sciences Arabes’Paris, 1997 adlı önemli yapıtı anımsatmak istiyorum. Ne var ki Arapça yazdıkları için Biruni,Harezmi İbni Sina’yı Arapla eşdeşleştirmek Descartes, Bacon ya da Erasmus’u Latince yazdıkları için Romalı ya da İtalyan saymakla eş, saçma bir davranış oluyor. Fakat bu davranış Batı’nın İslam’ı tek bir kılıkta görmek isteğini sürdürdüğünü gösterir.
Müslümanlar, eski dünyanın simya bilgilerine sahip çıktılar. Fakat giderek artan bilgiler ve deneyimlerle, Cabir, El-Razi gibi insanlar yetiştirdiler. Yunan bilimini geliştirdiler. Ve Çinin, Hindin birikimlerini de ona kattılar. Ne var ki Gazali düşüncesinin etkisiyle bu dönem kapandı. Daha sonra da bir şey olmadı. Fuat Sezgin bu basit panoramanın altında bilgi yokluğundan kaynaklanan bir sığlık olduğunu kanıtlamaya çalışan bir araştırıcıdır.
Ortaçağ İslam bilimi şaşırtıcı zenginliktedir, ve etkisi Rönesans’a ve bazı yapıtlar Rönesans’tan öteye de Latince çevirileri sayesinde sürmüştür. Sadece Alhazen (Ibn Heysem), Avicenna (Ibn Sina), El Harezmi değil, fakat Farabi, Ibn Rüşt ve Ibn Sina, Aristo ve Eflatun’un yorumcuları olarak dünya felsefe tarihine geçmişlerdir.
Mesaj şudur: Din ve bilim arasında bir çelişki aramak gerekmez. Çünkü din ve bilim dünyayı tümüyle değişik algılama sistemleri üzerine kurulmuşlardır. İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra gelmesine karşın onlardan daha fazla Antik bilim mirasına sahip çıkmıştır.
Tanınmış İslam bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in Frankfurt’ta Goethe Üniversitesinin Arab-İslam Tarih Bilimleri Enstitüsü tarafından 2004 yılında yayınlanan “İslam’da Bilim ve Teknik” adlı 5 ciltlik yapıtı, Türkiye Bilimler Akademisi tarafından Türkçe yayımlandı. (Fuat Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, Arap-İslam Bilimleri Tarihine Giriş, Çeviren: Abdurrahman Aliy, Ankara, 2007)
Fuat Sezgin Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli İslam bilim tarihçisi ve ‘arabisant’ıdır. Tanınmış oryantalist Helmut Ritter’in öğrencisi olan ve İ.Ü. İslam Araştırmaları Enstitüsünde Zeki Velidi Toğan’la da birlikte çalışmış olan Sezgin 1961’de doçent olarak Frankfurt Üniversitesi’ne gitmiş, 1965’te orada profesör olmuştur.
1963’te biten 13 Ciltlik ‘Geschichte des arabischen Schrifttum’ adlı yapıtı, İslam tarihi alanında Brockelmann’ın ünlü biyografisini büyük ölçüde aşan en önemli başvuru kitaplarından biridir. Halen Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi Arap-İslam Enstitüsü ve Müzesi başkanı olan Sezgin müzeyi Ortaçağ İslam bilimsel araçlarının yeni modelleriyle zenginleştirerek İslam teknolojisi için çok önemli bir teknik müze statüsüne ulaştırmıştır. İslam’da Bilim ve Teknik kitabı bu müzenin bütün içeriği ile birlikte İslam bilimine ilişkin en yeni çalışmaların sonuçlarını ve F. Sezgin’in İslam bilimi ve teknolojisi konusundaki özetlenmiş düşüncelerini içermektedir.
İSLAM BİLİM: KÖPRÜ
İslam Bilimi dendiği zaman Avrupa gözlüklü bir Batı egemenliği tarihinde, Ortaçağda yaratılan İslam biliminin Antikite ile modern çağ arasında önemli bir köprü olduğu hatırlanmaz. Oysa İslam bilimi 8.-15. Yüzyıllar arasında -ağırlığı 9.-13. yüzyıllar olmak üzere- dünya bilim tarihinin ikinci aşamasını oluşturur.
Fakat bu yaratıcı üretim dönemi 12. Yüzyıldan sonra İmam Gazali ve Aşari bağnazlığının derinleşmesiyle giderek yok olmuştur. Antik bilgi ve felsefe tabanı üzerinde gelişmiş ve bilim açısından en az Rönesans kadar özgün bir yaratma dönemi olmasına karşın İslam bilimi, tıp alanı dışında, sonraki bağnazlık döneminde kültürel önemini yitirmiş, medrese dogmatizminde yok olmuştur.
Fakat Avrupa’da. 9. Yüzyıldan itibaren Latinceye çevrilip etkileri Rönesans’a kadar sürdüğü, ve Batı kültür ortamı (ki buna kilise de dahildir) İslam yazarlarına Latince adlar takarak kullandığı Avicenna, Alhazen, Averroes gibi bilim ve felsefe adamlarını neredeyse kendi kültürüne entegre ettiği için, İslam bilim ve felsefesi, Avrupa düşünürleri ve bilim adamları tarafından, öğrenilmiş ve değerlendirilmiştir.
Fuat Sezgin, çok ayrıntılı olarak tanıdığı İslam’ı literatürü içinde Müslüman bilim adamlarının genel bilim tarihindeki konumlarını incelerken, temelde hem Avrupalıların hem de bizim gibi her şeyi Batıdan öğrenen Avrupalı olmayanların ön yargılarına karşı bilimsel bir savaş sürdüren bir araştırıcıdır.
Avrupa bilim tarihinin genel yargısı Sarton’a gelene kadar şöyle özetlenebilir: özellikle Abbasiler döneminde, eski İran topraklarında Araplar İranlıların, Yunanlıların, Suriyeli Hıristiyanların, Yahudilerin yardımına muhtaçtılar. Ve Hıristiyan kilisesi gibi Paganizmle kavga etmeleri de gerekmiyordu. Böylece önce eski Sasani kenti Gundişapur’da , sonra Bağdat’ta bilim ve felsefe yapıtları Arapçaya, Arap olmayanlar eliyle çevrildi. Yunan ve Antik kökenli her şeyle birlikte astronomide Mezopotamya geleneği, matematikte Hint geleneği bir alt veri olarak kabul edildi. Bu bilgiler hem idareciler hem de büyük tüccarlar tarafından isteniyordu.
Bu bilgiyi yeni deneyler, yeni ölçümler yeni gözlemlerle derinleştirdiler. Fakat çok da ileri gitmediler. Matematik Harezmi’nin cebrinde kaldı. Coğrafya daha çok astronomi ile birlikte düşünüldü. Fakat İslam dünyası büyük olduğu için bir çok gezgin coğrafyacı yetişti. Coğrafya deskriptifdi fakat matematiksel boyutu vardı.
Tıp genelde Hipokrat ve Galen gibi otoriteleri izledi. Doktorların prestiji yüksekti, ve doktorluk, filozofun, astronomun, matematikçinin de yaptığı işlerden biriydi. Onun için aralarında Ibn Sina gibi filozof bilim adamları yetişti.
CABİR, EL-RAZİ
Müslümanlar, eski dünyanın simya bilgilerine sahip çıktılar. Fakat giderek artan bilgiler ve deneyimlerle, Cabir, El-Razi gibi insanlar yetiştirdiler. Yunan bilimini geliştirdiler. Ve Çinin, Hindin birikimlerini de ona kattılar. Ne var ki Gazali düşüncesinin etkisiyle bu dönem kapandı. Daha sonra da bir şey olmadı. Fuat Sezgin bu basit panoramanın altında bilgi yokluğundan kaynaklanan bir sığlık olduğunu kanıtlamaya çalışan bir araştırıcıdır.
Avrupa’nın 16. Yüzyıldan sonra yaptığı bilimsel devrimin verileriyle 9. Yüzyıl bilimini eleştirmek, anestezi olmadan yapılan ameliyatları, ya da röntgenle MRI; karşılaştırmaya benzer. Arapların Yunan yapıtlarını çevirip üzerinde hiç çalışmadıklarını kabul etsek, bir Rönesans da düşünemeyiz. Fakat bu tartışmanın tutarlı olması için Hıristiyan kilisesinin de Arap yapıtlarını Latinceye çevirme isteğinin de Müslümanların çabaları kadar önemli olduğunu hatırlamak gerekir. Sorun insan merakının kişi ve toplumu ulaştırdığı entelektüel tatminin dönemiyle ilişkisini kavramaktır.
Gerçi Avrupa vizyonun 19. yüzyıldaki gelişmesi içinde Johann G. Wenrich (1842) ve Ferdinand Wüstenfeld (1877) gibi İslamistlerin düşünceleri 20. Yüzyıl ortalarına kadar etkili olmuş, İslam bilimi antik bilgiyi Arapçaya çevirerek ve her şeyi onunu üzerine kuran bir taklitçi ya da yorumcu olarak kabul edilmiş, özgün katkıları yadsınmıştır.
Sezgin kitabında İslam bilimi ile ilgili Avrupa önyargılarının yavaş yavaş yıkılmasını ve İslam bilim tarihinin aşamalarını anlatırken İslam bilimsel düşüncesinde kaynak belirtmenin bilimsel önemini, ona karşın Antik Yunan düşüncesinde bilimsel düşüncenin başlangıcının karanlıkta kaldığını vurgulamayı da ihmal etmiyor.
İspanya İslam’ı Avrupa’ya antik düşünce ile birlikte İslam’ın bilimsel katkısının da girmesini sağlamış, ve Avrupa bilimini yönlendirici bir rol oynamıştır. İslam biliminin Antikite ile Modern arasındaki köprü konumunu ciddi olarak ilk vurgulayan George Sarton’un (1884-1956) 5 ciltlik anıtsal “Introduction to the History of Science” adlı ansiklopedik yapıtıdır.
BİLGİYE, DİNİ SAYGI!
Arapların Mısır’ı, Kıbrıs’ı, Sicilya’yı ve Rodos’u almaları Arap-Akdeniz simbiyosis’ini ve o simbiosis’de Grek-Hellenistik-Roma bilim ve felsefesinin Arap diline çevrilip Arap-İslam kültürünün temel taşlarından biri olmasını sağlar. Sezgin, Yunanlı Zosimus’a ait bir simya kitabının 658’de Arapça çevirisinin yapılmasının, daha Muaviye’nin valiliği sırasında Yunan kültür mirasına karşı ilginin varlığını vurguladığına işaret eder.
Arapların 700’lü yıllara kadar devlet idaresinde Kopt, Yunan, İran dillerini kullanmaları, onların yerli halkın kültürleriyle barışık olmalarını gerektiriyordu. Emevi halifeleri dönemindeki ilk çeviriler simya, astroloji ve tıp alanlarında olmuştur. Sezgin, Franz Rosenthal’a atfen, İslam’ın bu ilk döneminde bilgi’ye dini bir saygıyla yaklaşıldığını hatırlatır.
Gerçekten de eğer 7.-8. Yüzyıl İslam’ında daha sonraki çağların bağnazlığı olsaydı, böyle bir çeviri etkinliği de olamazdı. Peygamber’in ‘Bilgi neredeyse oradan al!’ hadisi -İslami bilginin temeli Kuran ve Sünnet içinde olduğu için- kuşkusuz, dini bilgi dışındaki bilgileri kastediyordu. İslam’ın erken çağında Kuran dilinin netleştirilmesi amacıyla (Leksikografi)’nin gelişmesi ve ‘hadis’ ilmi nedeniyle de eleştirel bir kaynak araştırma yönteminin oluşması Arap dilli İslam düşüncesinin gelişmesine önemli bir katkıda bulunmuş olmalıdır.
ŞİFA 22 KEZ BASILDI
‘İslam’da Bilim ve Teknik’ kitabının Birinci Cildi’nin ilk bölümü, 7. Yüzyıldan 16. Yüzyıla İslam dünyasının antik bilim mirasına sahip çıkarak onu Arap diline çevirip özümlemesini anlatır ve onun üzerine bina edilen bilimsel etkinliğin genel bir özetini yapıyor. Girişin ikinci bölümünde ise Arap dilli İslam biliminin Avrupa’ya girişi ve özümlenmesi anlatılmıştır. Bu etki Konstantinopolis, Kahire, Tunus ve Fas’tan, Sicilya, İtalya ve İspanya’ya , İspanya’dan Fransa’ya yayılıyor.
Bütün ortaçağ boyunca hatta 17. Yüzyıla kadar İslam bilim kitapları genelde İspanyalı Yahudilerin Latince çevirileri yoluyla, batıya kazandırılmış dini ve laik bilim adamlarının elinde antikiteyi ve İslam’ı batıya geçiren köprü olmuşlardır. Ibn Sina’nın Şifa’sının 16. Yüzyılda 22 kez basıldığını, İbn Heysem’in Optiği’nin 18. Yüzyıla kadar okunduğunu anımsamak, bu etkinin önemini ve yoğunluğunu anlatır (Ibn Sina’nın Türkçeye ancak 19. Yüzyılda çevrildiği düşünülürse Osmanlı tarihinde bilimsel kültürün doğası da daha iyi anlaşılır).
Yapıtın 2, 3, 4, 5.nci ciltleri, bilimsel deneylerde ve pratikte kullanılan, ve Sezgin’in büyük bir itina ile toplayıp, büyük ölçüde modern rökonstrüksiyonu yaptırdığı deney aletlerine ve diğer aletlerin tanıtılmasına ayrılmıştır. Böylece kitap ilginç bir görsel müze oluşturmaktadır.
BUGÜN RASTLANMIYOR
Peygamber’in ölümünden 150 yıl sonra İslam kültür ortamının, özellikle idareciler katında, Antik dünyadan ne kalmışsa çevirme gereğini duyan bir bilimsel merak düzeyine erişmesi çok önemli bir tarihi olgudur.
Buna bugünün İslam idarecileri katında rastlanmadığını düşünmek de öğreticidir.
Sezgin, Erken Abbasi döneminde 2 Hicri yüzyılda (8. YY) dış kaynaklı bilginin özümseme devrinin sürdüğünü söyler. Halife El-Mansur döneminde büyük Hint astronomi kitabı Brahmaputasidanta (kısaca Sidenta) (770)’nın Arapçaya çevrilişi önemli bir aşama olmuştur. Çeviriyi yapan Sasani çağı astronomisinin o sırada yaşamakta olan son temsilcisi el-Fazari İranlıydı. Hem bilim adamı hem vezir olan Halid El-Bermeki Ptoleme’nin ünlü ‘Almageste’ini de o sırada Arapçaya çevirtmiştir.
8. Yüzyılda İslam ortamı bilim alanında önemli adlar yetiştiriyor. Bütün insan bilgilerinin (Ilm al-Mizan) ‘ölçüler bilimi’ olduğunu söyleyen kimyager ve simyacı Cabir Bin Haysan’a, bilim felsefesi tarihinde özgün bir doğa filozofu olarak bakmak gerekir.
Bu ilk gelişmeler üzerinde Yunan bilimlerine bir daha hiçbir İslam hükümdarında görülmeyecek bir ilgisi olan ve kendisine bir bilim aşığı diyebileceğimiz Halife El-Memun (813-833) zamanında İslam dünyasında bir bilgi Rönesans’ından söz edilebilir. Bağdat’ta Beyt-El-Hikme (bilgelik evi) büyük bir çeviri etkinliği için onun zamanında inşa edilmiştir.
İslam kültürünün dünya uygarlığına yaptığı en büyük katkılardan biri Antik uygarlığın kitaba geçmiş bütün düşünsel üretimini Arapçaya çevirmiş olmasıdır. İslam Ortaçağının büyük bilimsel üretimine temel oluşturan bu bilgi, buna eklenen Hint ve Sasani kökenli geleneklerle de zenginleşip Müslüman bilim adamlarının yorum ve katkılarını da içererek, özellikle İspanya kanalıyla, Avrupa kültürüne mal olmuştur.
Sezgin’in kitabı bilimin ve sosyal bilimlerin ve teknolojinin hemen her alanı kapsadığı için, bu yazıda sadece bazı alanlar ele alınmıştır.
MATEMATİK
9. Yüzyıl İslam matematiği Hint çevirilerine ve yine Hint kökenli (sıfır) kavramına sahip çıkan Halife El-Memun’un isteğiyle Muhammet Bin Musa bin el Harezmi’nin yazdığı “Kitab Al-Cebr Ve-l-Mukabale” (yenileme ve eşitlik) gibi bir yapıtın yazılmasına yol açar. Latince çevirisinden sonra, Avrupa’da 12. Yüzyıldan sonra matematiğinin temel kitaplarından biri olan El Harezmi’nin kitabı Avrupa matematik tarihinde bir eşiktir. İçeriği birinci ve ikinci derece denklemlerdir.
9. Yüzyılda Öklidin, Arşimedin, Appoloniusun ve Menelaus’un yapıtları Müslüman kültürüne kazandırılmıştı. O sırada Musa Bin Şakir oğulları geometri üzerinde yeni çalışmaları ve bir sayının küp kökünü belirleyen oldukça yaklaşık bir yöntem bulmalarıyla ün kazanmışlardı.
Sezgin 9. Yüzyılda Al-Kindi ve Sabit Bin Kurra gibi doğacı filozof ve bilim adamlarının meteoroloji ve astronomi üzerindeki çalışmalarının benzerlerinin, batıda Rönesans ve daha sonrasına kadar uzanan çalışmaların öncüsü olduğunu söyler. Ona göre gökbilimci ve matematikçi Sabit Ibn Kurra’nın Pisagor teoremini, her tür üçgen için genelleştirmesi, Parabol’ün kareleştirilmesi ve paraboloidin küpleştirilmesi çalışmaları, Fermat’nın 17. Yüzyılda, eğrilerin ‘quadrature’ü türünden, matematiksel düşünce düzeyinde bir entelektüel açılım ifadesidir.
10. Yüzyılda matematik alanında bir çok ünlü bilgin vardır. Konik kesitler aracılığı ile üçüncü derece denklemlerini çözen Hüseyin El-Hazin, cebir denklemlerinin yaklaşık çözümü, küp kök, ondalık kesirler, kendinden öncekilerin Sonsuz Küçükler Hesabı (calcul infinitesimal) üzerindeki çalışmaları dayanan Rustem El-Kuhi’nin parabolik kubbe hacmi ve üçüncü derece denklemleri üzerindeki çalışmaları, Ebu-l Vefa’nın düzlem ve küresel trigonometri çalışmaları bunlar arasındadır.
9.-10. Yüzyıllar İslam uygarlığında gerçekten parlak bir matematik çağını simgeliyor. 11. Yüzyıl yoğunluk itibariyle geçmiş yüzyılları aratmıyor. Bir çok alanlarda bir yaratıcı olan Ibn El-Heysem (Alhazen) (1041’den sonra) Kopernik dönemine kadar etkili olan Ptoleme eleştirisi, Sonsuz Küçükler hesabı ve Öklid’in 5.ci Postulat’sı üzerindeki çalışmalarıyla ünlü bir matematikçidir. El Biruni, Gazneli Sultan Mesud’a ithaf ettiği “El Kanun Al-Mesudi” adlı kitabıyla, astronomik gözlemlerden sonsuz küçükler hesabına uzanan konularda çalışmış ve kitabında bir açının üçe bölünmesinin 12 çözümünü anlatan bir polimatdır.
Matematikçiler arasında Rubaileriyle ünlü Ömer Hayyam da vardır. 25 tip cebir fonksiyonu içeren kitabı, fizik, astronomi ve edebiyat alanındaki çalışmaları ile gerçekten evrensel bir kültür döneminin temsilcisidir. 12. Yüzyılda bu alanda “Al-Muadalat’ kitabıyla ünlü El-Tusi, özellikle trigonometri alanında, bu matematikçi zincirine katılır. Uluğ Bey çevresinin ünlü matematikçisi El-Kaşi’nin 15. Yüzyılda yazdığı Miftah El-Kitap adlı yapıtında ondalık kesir hesapları ve komplike hacim hesapları ele alınmıştır. Semerkand okulu İslam’da matematiğin son temsilcisi sayılabilir.
İslam matematiğinin 9. Yüzyıldan öteye gelişmesi, Descartes’dan öteye Avrupa matematiği ile karışlaştırılması söz konusu olmasa da Ortaçağda Antik bilimi sürdüren ve geliştiren bir entelektüel gelenek olduğu yadsınamaz.
Ibn Al-Heysen (Alhazen) optik üzerindeki büyük yapıtı Kitap el-Menazır’la ünlü olmasına karşın, matematik, fizik, astronomi gibi alanlarda da yaratıcı ve ayrıca büyük bir şairdir. Onun için iyi bir araştırma yapan yapan M. Schramm (Ibn Haythams Weg Zur Physik, 1963) ‘Doğa metafiziğinden ve bunun matematiksel tanımından fiziğe ulaşmıştır,’ der. Onu Avrupalı bilim tarihçileri ‘Doğa bilimci, Galileo dönemini aşarak modern deneysel fiziğe bağlayan yöntemi geliştiren’ olarak değerlendirmişlerdir.
ASTRONOMİ (ILM EL-HAYA)
İslam astronomisinin gelişmesinden önce çöl Araplarının Sümer dönemine kadar dayanan zengin bir yıldız bilgisi var olduğu saptanmıştır. Amman’da Kusayr Amra şatosu hamamının kubbesinde (7. Yüzyıl) 400 civarında yıldız içeren bir gökyüzü haritası vardır. Bunun Mezopotamya’ya dayandığı ileri sürülmüştür. Emevi döneminden başlayarak antik yapıtlar da çevrilmeye başlanmıştı. Aristo’ya ait olduğu söylenen (Kitab al-Alan) Hişam Bin Malik’in döneminde (724-43) Arapçaya çevrilmişti. Güneşin doğuş ve batışına ilişkin ölçülere dayanak yapılan trigonometrik hesaplarla dünya çapının hesaplanması ise El Memun dönemine aittir.
9. yüzyılda astronomide büyük gelişme bir meridyen derecesinin yeryüzündeki uzunluğunun bugünküne yakın büyüklükte o zaman saptanması olmuştur. İki rasathane yaptıran Al-Memun’un asıl büyük projesi, büyük bir coğrafya yapıtı ve atlası hazırlatmak olmuştu.
Ptolome ve diğer antik veriler kullanılarak coğrafyacılar Al-Memun haritası denen dünya haritasını çizdiler. Coğrafya kitabında ve haritada 8500 yer adı vardır. Ptoleme’nin Almageste’nin çevirisinden sonra İslam bilginleri astronomi tablolarını yeni gözlemlerle sürekli zenginleştirmişlerdir.
Astronomiye ilişkin olarak Sezgin, Fransız İslam bilim tarihçisi Régis Morelan’ın bir gözlemini aktarır: O çağlarda Astrolojiye (Ilm-i Ahkam-ı Nücum) büyük ilgi duyulmasına karşın, 7. Yüzyıl ile 15. Yüzyıl arasında Arapça dilli İslam astronomi (İlm al-Felek, İlm al-Haya) kitapları, astrolojiyi hiçbir zaman bünyelerine almamışlardır.
Al-Kindi’nin Ptoleme’den farklı bir azimut hesabından sonra, planetlerin boylamlarını ölçmeye yarayan bir alet icat eden El-Hazin, 11. Yüzyılda Ptoleme’nin hipotezleri üzerine eleştirileriyle sonraki astronomi bilgileri üzerinde çok etkili olan Ibn al-Heysem (Alhazen) evrensel bilginlerdir.
Al-Biruni, Gazne Sultanı Mesud’a sunduğu (Al-Kanun Al-Mesudi)’de astronominin kendi çağına kadar gelişmesinin tarihini yazmış ve yine astronomiye yardımcı olacak matematiksel coğrafyayı konu alan diğer bir kitap yazmıştır.
12. Yüzyılda İspanya’da Ptoleme sistemini eleştiren, Al-Zarkali, İran’da lineer bir astrolab icat eden ve planetler modeli yapan Al-Tusi çağın önemli bilim adamlarıdır. İlhanlı dönemi de Maraga Rasathanesi ile 13. Yüzyılda astronomi alanında önemli bir araştırma merkezi olmuştu. Ve başında Nasreddin El-Tusi vardı.
Al-Tusi’ye atfedilen ve Öklid’in Elemanlarının bir revizyonu olan bir kitap 1594’te onun adıyla Roma’da yayınlanmıştı. Sezgin, bu devirde gelişen matematiksel coğrafyanın 16. Yüzyılda Tycho Brahe’nin sahip olduğu astronomi bilgisi ile eşit olduğu kanısındadır.
Bu tanıtma yazısında, kitapta değinilen bütün alanlara matematik ve astronomi kadar yer ayırmak olası değil. Tabari’nin Tarih’i ya da Ibn Nedim’in Fihrist gibi yapıtları bu küçük tanıtım yazısına katmadım. Fakat Matematiksel coğrafya kuşkusuz astronomi ile de bağlantılı olarak, Fuad Sezgin’in en sevdiği araştırma alanlarından birisidir.
Yukarıda sözü edilen ‘Geschichte des arabischen Schrifttums’un X. Ve XI ciltleri, İslam’da matematiksel coğrafya ve Kartografi ve bu üretimin Avrupa’ki uzantısına tahsis edilmiştir. Bu iki cildi tamamlayan çok zengin bir de atlas vardır. Daha 8. Yüzyılda Atlantik’ten Ortaasya’ya kadar uzanan bir İmparatorluğun coğrafyasının sadece hikaye ile bile zengin bir bilgi içereceği açıktır.
Sezgin, İslam bilim dünyasında, matematiksel coğrafyadan bağımsız bir tür antropolojik coğrafya Yazın’ının de olasılıkla Sasani İran coğrafya geleneğinin bir uzantısı olarak, Belh’lı Ebu Zeyd El-Belhi (öl. 934) tarafından başladığı kanısındadır.
İslam dünyasında coğrafyaya verilen önem, İslam ortaçağının en büyük kültür gösterilerinden biri sayılabilir ve zengin bir gezi literatürüdür. İbn Havkal, Mesudi, Makdisi, İdrisi gibi coğrafyacılar, Konstantinopolis’e giden Harun Bin Yahya, Hindistan’ı beşeri coğrafyasıyla anlatan El Biruni, İbn Fadlan, Atlantikten Doğu Asya’ya kadar 27 yıl yabancı ülkeleri dolaşan İbn Battuta bu coğrafya yazarlarının en ünlüleridir.
Fuat Sezgin, 15. yüzyılın özellikle Güney Asya, Hindistan ve Afrika’ya ilişkin kartografyasındaki bilgilerin, Vasco da Gama’nın denizlerde gezerek topladığı bilgilerle değil, bugün bazıları olmayan Müslüman haritalarına dayandığını söyler.
Mısırlı Ali El-Kalkaşandi’nin (1355-1418) 14 ciltlik (Kaf) harfine kadar gelmiş, bitmemiş Coğrafya ve İdari Sınırlar Atlası ve Muhammed bin al-Afvi’nin (1414-1501) 62 ciltlik ve 3000 madde içeren ve yaşama ilişkin her konuya değinen atlası İslam ortaçağının öğrenme ve bilgi yayma potansiyelinin boyutlar hakkında aydınlatıcıdır.
Sezgin, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyyesi’nin ‘navigation’ karşılığı olduğunu ve Akdeniz denizcilik biliminde İslam’da var olan düzeyi ifade ettiğini söyler.
TIP: EVRENSEL ÖRNEK
İslam tıbbı tarihine Sasanilerin Halife El-Mansur dönemine kadar var olan Gundişapur kentinin doktorlarının Bağdat’a gelip gitmeleri ile başlanabilir. 765’te El-Mansur Gundişapur hastanesinin başhekimi Cibril Bin Buhtisu’yu midesinin rahatsızlığı için getirttiği söylenir. Bu doktor kitaplarını Süryanice yazıyordu. Fakat Yunancadan da bir çok tıp kitabı çevirmiştir.
Hastaneleri, cerrahisi, tıp aletleriyle Ortaçağda ve 17. Yüzyıla kadar, dönemine göre evrensel bir örnek olabilecek İslam tıbbında İslam bilim ve felsefesinin en büyük adı olan Ibn Sina (Avicenna) (öl. 1037) özel bir yer işgal eder. Ibn Sina’nın iki baş yapıtı vardır. ‘El-Kanun fi et-Tıb’ (Tıp Kanunu) ve bir bilim ve felsefe ansiklopedisi olan ‘Kitab eş-Şifa’.
Ibn Sina Avrupa kültürünün Hippoktrat ve Galen ile birlikte andığı en büyük tıp otoritesidir. Kitapları 12. Yüzyılda Latinceye çevrilmiş, 17. Yüzyıla kadar Batıda ve Doğuda temel başvuru kitapları olarak kullanılmıştır.
Ortaçağ İslam bilimi şaşırtıcı zenginliktedir, ve etkisi Rönesans’a ve bazı yapıtlar Rönesans’tan öteye de Latince çevirileri sayesinde sürmüştür. Sadece Alhazen (Ibn Heysem), Avicenna (Ibn Sina), El Harezmi değil, fakat Farabi, Ibn Rüşt ve Ibn Sina Aristo ve Eflatun’un yorumcuları olarak dünya felsefe tarihine geçmişlerdir.
Kitabında yer yer İslam filozoflarına referans veren Sadreddin Muhammed, B. İbrahim Şirazi (Molla Sadra)’nın (1572-1640) Yunan felsefesini mistisizmle buluşturan ve Aristo ile Ibn Sina’yı en büyük filozoflar olarak sunar. Molla Sadr,a İslam’da Ortaçağ geleneğinin, çok küçük boyutlarda da olsa, 17. Yüzyıla kadar uzandığını gösterir.
İslam Ortaçağı o günkü bilgi düzeyi, yayın, iletişim ve ulaşım koşulları düşünülecek olursa 17.-18. Yüzyıllarda Avrupa’nın gösterdiği yoğunlukta bilimsel ve felsefi bir yaratıcılık gösterir. Ayrıca Avrupa’da kilisenin bilim adamlarına karşı neredeyse 18. Yüzyıla kadar devam eden mücadelesi 12. Yüzyıla kadar İslam’da yoktu.
Biz de her şeyi Avrupalıdan öğrenmeye alıştığımız için, İslam’da düşünce tarihinde Gazali’den sonraki karanlığı, doğal bir İslam kültür özelliği görüyoruz. İslam biliminin genel tablosu ve yukarıda küçük bir bölümü sayılan bilim adamları sorunun İslam dininin doğasından değil, kötü ve politik yorumundan ortaya çıktığını göstermektedir.
FRANKFURT’TAKİ MÜZE
Fuat Sezgin’in yapıtının 2., 3., 4., 5. ciltleri Frankfurt’taki müzenin bir katoloğu niteliği taşır.
2. Cilt Astronomi’ye ayrılmıştır. 15. Yüzyılda Uluğ Bey’in çevresindeki astronom ve matematikçiler arasında Ziç-i Hakani’si ile ünlü olan El-Kaşi astronomi aletlerinin gelişme tarihinde önemli bir yer alır. Yine aynı çevrede yetiymiş olan ve 72 yaşında İstanbul’a gelen Ali El-Kuşi (Ali Kuşçu) (öl. 1474)’de Merkür gezegeni için bir model geliştirmiştir.
Coğrafya, gemicilik, saatler, geometri ve optik konularına tahsis edilen 3. Cilt temelde matematiksel coğrafya üzerine kurulmuştur. Bundan çeyrek yüzyıl önce bulunan Al-Memun’un dünya haritası, Al-Memun ve Al-İdrisi’nin dairesel çerçeveli dünya haritaları Sezgin’e göre, Avrupa haritacılığı için temel oluşturmuşlardır.
Tıp, kimya ve madenleri konu alan 4. Ciltte insan anatomisinin geç ortaçağdaki bilgisinin grafik çizimleri (bu arada Huneyn Bin İshak’ın (öl. 873) göz anatomisine ilişkin en eski çizimsel betimlemesi) ilgi çekicidir. Ez-Zahravi’ni kitabındaki birçok örnekle birlikte pek çok diş, göz ve benzer cerrahi müdahalelerde kullanılan tıp aletleri resimlenmiştir..
Sezgin bu ciltte her şeyin Avrupa’dan kaynaklandığın anlatanlarla, İslam’ın rolünü vurgulayanlar arasındaki tartışmaları da dile getirmektedir.
5. Cilt Teraziler, diğer ölçü aletleri, arazi ölçümü, su pompa istasyonları, hidrolik pompalar (bu arada Takiyeddin’in (1552)’de yaptığı bir proje de vardır), rüzgar değirmenleri, fıskiyeler, otomatlar, kilitler, mimari, askeri teknikler , savaş aletleri, ateşli silahlar, cam ve seramik teknikleri, çok gelişmiş bir Ortaçağ teknolojisini örnekleyen bu zengin koleksiyondaki çağdaş modeller, kuşkusuz özgün örneklerden daha şık ve mükemmeldir.
BİR MEHTİYE DEĞİL
F. Sezgin’in “İslam’da Bilim ve Teknik” kitabı İslam kültürünü övmek için yazılmış bir methiye değildir, İslam yazmaları üzerindeki büyük bilgisine dayanarak bir Türk oryantalist, bilim tarihçisi ve araştırıcısının Frankfurt Üniversitesi’nin ve Arap sponsorların desteği ile nesnel ve çok ayrıntılı çalışmalarının sonuçlarını içermektedir.
Kitap, İslam bilim tarihinin çok iyi ve yararlı bir özetini vermekte ise de, daha çok Frankfurt’taki değerli ve öğretici müzenin içeriğini tanıtmak amacını taşımaktadır. Fakat Avrupa gözlüklü bir dünya tarihi yorumunun eksik ve belki de başkalarını bulanık gören yanlarını göstermekte ve bu vesile ile Müslüman toplumlara, ve bu arada Türklere, bir mesaj vermektedir.
Mesaj şudur: Din ve bilim arasında bir çelişki aramak gerekmez. Çünkü din ve bilim dünyayı tümüyle değişik algılama sistemleri üzerine kurulmuşlardır. İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra gelmesine karşın onlardan daha fazla Antik bilim mirasına sahip çıkmıştır.
Antik mirasın sahibi olması gereken Roma Kilisesi 9.-13. Yüzyıllarda İslam kültür ortamının yaşatıp geliştirdiği bu bilim ve düşün mirasının düzeyine İslam’dan beş yüz yıl sonra Rönesans ve sonrasında ulaşabilmiştir.
İSLAM’DAN GERİ AVRUPA
Biz bugün Batı’dan ne kadar geri idiysek, Ortaçağ’da Avrupa, bilim bağlamında, İslam’dan o kadar gerideydi.
Öte yandan Ortaçağ İslam bilim ve felsefesinin açıkça kanıtladığı bir başka gerçek vardır: Emeviler’den İspanya İslam’ına ve Orta Asya’da Uluğ Bey dönemine kadar Müslüman idarecilerin bilim severliği, Gazali bağnazlığı ve Aşariyun’un İslam yorumları sonucunda bilim ve dini karşı karşıya getirmiştir.
En büyük İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu Ortaçağ İslam bilim geleneğini sürdürememiş, medrese-bilim karşıtlığının sonucunda parçalanmıştır.
İslam bilim ve tekniği tarihinde, 15. Yüzyıldan sonra Avrupa karşısında en büyük İslam şampiyonu olan Osmanlı’nın İslam bilim geleneğini sürdürmesi doğal bir sonuç olurdu. Bunu bizim yerimize Avrupa sürdürmüştür. Osmanlı da 14. Yüzyıldan sonra Avrupa’da yaşamıştır.
Osmanlı toplumunun tümüyle kozmopolit bir yapısı vardır. Fakat dünya bilim ve düşünce tarihinde İslam ortaçağı üretimini izleyen bir Osmanlı çağı, ve dünya sahnesinde Osmanlı bilim adamları yoktur. Dünya bilim tarihinde Osmanlı Döneminde Şam’lı astronom Takiyüddin’den başka ad yoktur.
Erken İslam’la Osmanlı kültürü karşılaştırması yapacaklar, Osmanlı’nın uzun yüzyıllar İslam Ortaçağının bilimsel merakına ulaşmadığını, batıyla ilişkisinin 18. Yüzyıla kadar hemen hemen kesik olduğunu doğru değerlendirmelidir. Katip Çelebi, Kopernik’den söz etmez.
Kültür tarihimizin dün olduğu kadar bugünkü sorunu da bu boşluktur. Günümüzde bilimsel düşünce üretimi ve teknolojide dünya ülkeleri arasında en aşağı basamaklarda olan İslam ülkelerinin Ortaçağ’da dünya biliminde öncü olmaları, bugünkü geri kalmışlığın nedeninin İslam dini olmadığını kanıtlıyor.
Bugün suçun dini yobazlık olduğunu söylemek de yeterli değildir. Sorun, Emevi ve Abbasi Halifelerinin çağında yorumlanan İslam’la, bugünkü yorum arasındaki farktan kaynaklanıyor. Ne yazık ki bugün İslam liderleri arasında bilim aşığı bir El Memun’a rastlanmıyor.
Not:
Bu yapıt vesilesiyle 1997 de Seuil yayınları arasında başkanlığını Roshdi Rashed’in ve yardımcılığını Régis Morelon’un yaptıkları bir grup bilim tarihçisinin yazdıkları 3 ciltlik ‘Histoire des Sciences Arabes’Paris, 1997 adlı önemli yapıtı anımsatmak istiyorum. Ne var ki Arapça yazdıkları için Biruni,Harezmi İbni Sina’yı Arapla eşdeşleştirmek Descartes, Bacon ya da Erasmus’u Latince yazdıkları için Romalı ya da İtalyan saymakla eş, saçma bir davranış oluyor. Fakat bu davranış Batı’nın İslam’ı tek bir kılıkta görmek isteğini sürdürdüğünü gösterir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.