25 Aralık 2008 Perşembe

SIZINTI DERGİSİNİNDE YAYIMLANAN VE HOCAMIZI TANITAN BİR YAZI:

Bilim Tarihinde Yüz Akımız Dünya Çapında Bir Deha: Prof.Dr. Fuat Sezgin-
Prof.Dr. İrfan YILMAZ

http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=7d65f1e3a6&k=1259&1941146092


Ekim 2004'te Frankfurt'ta düzenlenen “Dünya Kitap Fuarı”nda, bütün katılımcıların teveccühüne mazhar bir ihtiyar delikanlının, kendisine tahsis edilmiş büyük salonda sergilediği el yapımı maketlerin arasında, çevik ve diri hareketlerini hayretle takip ediyordum. Bu gayretin altında yatan bilim aşkının nasıl bir şey olduğunu, Türkiye'de yaşayan meslektaşlarının asla anlayamayacaklarını, STV Frankfurt mesulü Savaş Genç’in onunla röportajına şahit olunca daha iyi fark ettim.

İslâm İlim Tarihi’nin iftihar vesilesi olan icatların maketleri arasında konuşan bu şahsı, bazen gözlerimiz yaşararak, bazen de hayret ve gıpta hislerimiz birbirine karışmış hâlde dinlerken; Allah'ın takdirinin bir insan için ne kadar muhteşem yollar çizebileceğinin canlı nümûnesiyle karşı karşıya olduğumuzu da görüyorduk.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yapan ve 1954'te doçent olan Fuat Sezgin Hoca, üniversiteden ne gibi iftira veya suçlamalara mâruz kalarak ayrıldığı hususunu açmayınca, biz de uygun olmayacağını düşünerek bunu kendisine sormuyoruz. Fuat Hoca 1960 ihtilâlinden sonra, 147'liklerden biri olarak üniversiteden ayrılmış ve Almanya'ya yerleşip tabiî ilimler sahasında ikinci bir doktora ve doçentlik çalışması yapmış. Fuat Hoca, Almanların Doğubilimi ve Türkoloji üzerine çalışmalar yapan bilim adamı Carl Brockelmann'ın (1868-1956), "Arap Edebiyatı Tarihi" ve "İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi" gibi çalışmalarındaki eksiklikleri fark etmiş ve bunları tamamlamak maksadıyla 1954 yılında İslâm Bilim Tarihi ile ilgilenmeye başlamış. Fuat Sezgin Hoca, 1960–61 yıllarında Türkiye'deki üniversitesinden ayrılıp Almanya'ya giderken, kıyafetlerinin dışında sadece iki bavul dolusu fiş ve belge alabilmiş. Bu fişlerle başladığı çalışmaları sesini duyurmaya yetmiş ve 1978 yılında Kral Faysal mükâfâtını kazanmış. Bu vesileyle Arap dünyasının devlet adamlarıyla tanışmış ve aklından geçen büyük projeyi onlara aktarma imkânı bulmuş. Düşüncelerinin destek görmesi sayesinde, Frankfurt'taki Goethe Üniversitesi bünyesinde kurduğu ve bugün dünyada sahasında bir numara olan Arap-İslâm Bilim Tarihi Enstitüsü ortaya çıkmış.

Fuat Hoca'ya tanınan geniş imkânlar, kendisine ne kadar itimat edildiğinin de bir göstergesiydi. O, dünyanın neresinde olursa olsun, İslâm Bilim Tarihi adına, fizik, kimya, biyoloji (hayvancılık, veterinerlik, ziraat), tıp, astronomi, coğrafya gibi bütün bilim dallarında herhangi bir eser veya orijinal bir âlet olduğunu duysa; bir suçluyu takip eden polis gibi, hiçbir engel tanımadan o eserin peşine düşüyor, hiçbir masraftan çekinmeden, gerekirse özel uçakla oraya gidiyor, o kitabın değeri ne olursa olsun alıyor ve isterse gece saat 02.00'de seyahatten yeni dönmüş olsun, bulduğu eseri hemen okumaya başlıyordu. Enstitüde yapılan çalışmaların neşredildiği Geschichte des Arabischen Schrifttums ‘Arap-İslâm İlimleri Mecmuası’nı yayımlamaya başladıktan sonra, bu dergi sahasında dünyanın bir numarası oluyor ve mütehassıslarının vazgeçemediği bir konuma geliyor. Bilim tarihçilerinin temel müracaat kaynağı olan en son 15. cildi çıkan ve kısaca GAS olarak bilinen bu dev eser, hâlen iğneyle kuyu kazar gibi yazılmaya devam ediliyor. Bazılarının bibliyografya olarak görmesine rağmen bu eser, mevcut en sahih kaynaklarla yazılmış bir İslâm İlim Tarihi’dir.

Fuat Sezgin Hoca, bu büyük teşebbüsün ve hizmetin altında yatan ve kendisini harekete geçiren hislerini öğrenmek için sorduğumuz soruya şu cevabı veriyor: "Müslümanların ilim dünyasındaki yeri bilinmiyordu. Bütün bilinenler birkaç tane usturlâb (veya astrolab) ve birkaç rubu’ tahtasından ibaretti. Batı dünyası bunu örtüyor, bizimkiler farkında bile değildi. Ben İslâm dünyasının böyle olmadığını ve İslâm’ın insanlara aktarıldığı gibi ilimle alâkasız bir din olmadığını düşünüyordum. Geri kalmışlığımızın sebebi olarak da İslâm dininin suçlanmasını kabul edemiyor ve geri kalmışlığımızın sebebinin İslâm olduğuna inanmıyordum. Bütün bu yanlış anlayışları tashih etmek için bu çalışmalara başladım."

Çok uzun yıllar Türkiye’den uzakta kalan Fuat Hoca da, bize Türkiye’deki üniversitelerin durumunu soruyor, son birkaç yıl içinde İstanbul’daki bazı temaslarından edindiği intibalarını genişletmek istiyordu. Kendisine geçmişte şer ve felâket gibi gelen mağduriyeti için şükretmesini söylüyorum. Şâyet Türkiye’de kalsaydı hayatını; hiçbir şey üretemeden siyasî ve ideolojik boğuşmalar içinde kadro kavgalarıyla, Bizans entrikalarıyla, ayağını kaydırmak için uğraşanlarla mücadele ederken harcayacağını ve enerjisinin hiçbir işe yaramadan heba olup gideceğini söylüyorum. O da bizi hayretle dinliyor ve düşünceye dalıyor. Herhâlde 45 sene önce yaşadığı sıkıntılar gözünün önünden geçiriyor ve içinden, “Bir de bana sorun çektiklerimi!” diyordu. Fakat bu sıkıntıların sonunda ortaya çıkan muhteşem eserleri, kendisine yapılan iltifat ve takdirleri görünce herhâlde rahatlıyordur. Arap ülkelerinden kitap fuarına gelen bazı bakanların Fuat Hoca'nın elini öpme teşebbüsleri karşısında hayretimiz daha da artıyor ve Arap ülkelerinde hocanın çok yakından tanındığı ve hürmet gördüğünü anlıyoruz.

Hoca'nın ilim aşkı ve gayreti anlatılamaz, belki yanında yaşamakla anlaşılabilir. Kendisiyle ayak üstü gerçekleştirdiğimiz sohbet uzayınca, bacaklarımıza binen yükü hafifletmek için bir sağa bir sola ayak değiştirerek kıvranıyor; fakat hoca oturmadığından biz de oturamıyoruz. Nihayet dayanamayıp: “Hocam ayakta yorulmuşsunuzdur, biraz otursanız...” dediğimizde, sabaha karşı 04.00'te kalktığını, fuarda sergilenecek eserlerin ve katalogların hazırlanmasına nezaret ettiğini ve hâlâ oturmadığını anlatıyor. Biz de ayaklarımızın ağrısını unutmak mecburiyetinde kalıyoruz.

Fuat Sezgin Hoca, büyük gayretlerle temin ettiği bu eserlerin tıpkı basımını yapmak için uğraşıyor ve her şeye rağmen ülkesine küsmediğini göstermek için, Frankfurt’taki müzesinde bulunan eserlerin 1.200'den fazlasını tıpkı basım olarak, araştırmacılar istifade etsin diye Süleymâniye Kütüphanesi’ne hediye ettiğini söylüyor. Fuat Hoca’nın, bir zamanlar kimsenin bilmediği el yazması klâsik bilim tarihi eserlerini gün yüzüne çıkararak yaptığı hizmet, nasıl bir medeniyetin vârisleri olduğumuzu hatırlatması bakımından, anlatılmakla bitmeyecek kadar büyük bir ehemmiyete sahiptir.

İslâm Bilim Tarihi hakkında hem kendi eserlerimiz, hem de bu eserler hakkında yazılmış yüzlerce makale ve kitaptan teşekkül etmiş Frankfurt'taki müzenin, son zamanlarda çok daha fazla dile getirilmesinin iki mühim sebebi vardır. Fuat Hoca'nın dünyada benzeri bulunmayan kütüphanesindeki İslâm Bilim Tarihi'ne ait koleksiyonundan, bugüne kadar sadece bilim tarihi ile meşgul olan uzmanlar ve Arapça bilenler istifade edebiliyordu. Hâlbuki çeşitli bilim dallarında uzman olan binlerce bilim adamı, çalıştıkları bilim dalının tarihî geçmişi konusunda çok sathî bir bilgiye sahipti. Bilhassa ülkemizdeki geçmişe ve tarihe düşmanlıkla yoğrulmuş bilim anlayışının yetiştirdiği nesillerce, bütün bilim dallarının başlangıcı Antik Yunan'a dayandırılıyor, arada çok uzun süren bir kesinti döneminden sonra Rönesans'la birlikte Batı büyük bir hamle ile tekrar bilim dünyasında söz sahibi oluyordu. Koskoca bir Orta Çağ İslâm Medeniyeti yok kabul ediliyordu. Bunu fark eden Fuat Sezgin Hoca, bu durumu şu sözleriyle ifade ediyordu: “Benim mensub olduğum bir ilim, kültür ve medeniyet dünyası var, bizler köksüz ve sahipsiz değiliz. Çok derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz. Fakat yüzyıllardır bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, tahkir edilip, bütün yaptıklarının da elinden alındığını ve ona zulmedildiğini gördüm. İslâm medeniyetinin bu göz kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptığı büyük katkıları, bunun farkında olmayan dünyaya tanıtmayı gâye ittihaz ettim. Bu gayretimin bir kısmı sadece bilim dünyasına hizmet için, ama diğer çok mühim bir gâyesi ise koskoca bir İslâm âleminin yitirmiş olduğu kendine hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini hatırlatarak, kaybettiklerini iade etmektir.” Bu düşüncelerini hayata geçirmek için çalışmalara başlayan Fuat Hoca, enstitüde bulunan bütün eserleri kataloglar hâlinde yayımlayarak çok önemli bir hizmete daha imza atıyor, beş ciltlik “İslâm'da Bilim ve Teknoloji” isimli eseri, mükemmel bir özet olarak bizlere sunuyordu. 2003 yılında Almanca ve 2004 yılında da Fransızca neşredilen bu muhteşem eserin, kanaatimce bütün üniversitelerimizin diş hekimliği, fen, tıp, mühendislik, ziraat ve veterinerlik fakültelerinin bütün bölümlerinde bulunması gerekmektedir. Eserin birinci cildinde, çok muhtevalı bir giriş ve genel bilim tarihi anlatıldıktan sonra, 2. ciltte astronomi, 3. ciltte coğrafya, denizcilik, saatler, optik ve geometri, 4. ciltte tıp, kimya ve mineraloji, 5. ciltte ise fizik, mekanik, mimarî ve harp âletlerinden bahsedilmektedir.

Çok net ve anlaşılabilir fotoğraflarla yapılan izahlar, İslâm medeniyetinin söz konusu ilim dallarının gelişmesine yaptığı katkıları ve kullanılan âlet ve teknolojinin hangi safhalardan geçerek icat edildiğini gözler önüne sermektedir. Ancak burada üzerinde durmamız gereken en mühim husus, Fuat Hoca'nın titizliği ve her şeyin geçmişte nasılsa aynısını yapıp, bu medeniyetin hayâl olmadığının, elle tutulan müşahhas bir medeniyet olduğunun gösterilmesidir. Bu uğurda enstitü bütçesinden büyük paralar ayrılarak yaptırılan usturlabların, tıbbî, mekanik ve astronomik gözlem âletlerinin ve büyük sulama projelerinin çalışır hâldeki modellerinin de aralarında bulunduğu 800'den fazla âletin orijinalinin sadece 100 kadarı, günümüz insanlarının takdirlerine arz etmek için fuarda sergileniyordu. Fuat Hoca; ilim ve teknoloji tarihimizin bu nâdide eserlerini el yazması kitaplardan çıkarıp önce ne olduklarını ve nasıl çalıştıklarını keşfediyor; sonra ustalara, yapılacak âletin şeklini ve çalışma sistemini anlatarak yol gösteriyor; zaman zaman da düzeltmelere giderek üzerinde çalışılan parçaların orijinalleriyle birebir aynı olması için büyük emekler harcıyor; bu gayretinin semeresini, bütün bir dünyanın İslâm medeniyetinin ihtişamı karşısında hayret ve takdir hisleriyle kendinden geçişlerini seyrederek alıyordu.

Bu sergiyi gezerken Fuat Hoca’nın tespitlerinin ne kadar doğru olduğunu hemen o anda kendi üzerimizde müşahede ettik. Bir medeniyetin, üzerindeki aşağılık kompleksini atmasının ne kadar zor, bu silkinişe destek vermenin ise ne kadar büyük bir hizmet olacağını, kendisiyle birlikte olduğumuz saatler içinde dinlediklerimizle, ruhumuzda hissettik.

Fuat Hoca bir âletin başında, o ilim dalı ile alâkalı keşifleri ve âletin nasıl geliştirildiğini anlatırken âdeta kendinden geçiyor ve işte bu yüzden yorgunluk hissetmiyordu. Her biri ayrı bir kitap mevzuu olabilecek çaptaki ilim adamlarını ve keşiflerden özet mahiyetindeki bilgileri çok rahat bir üslûpla bizlere sunarken, o çağlar sanki bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçip gitmekteydi.

Matematikî coğrafyanın belki de yüzde sekseninin İslâm medeniyetinin eseri olduğunu ısrarla vurgulayan Fuat Hoca, haritacılık hususundaki en büyük gelişmelerin İslâm dünyasında yaşandığı ve 18. yüzyılın sonuna kadar Avrupa coğrafyacılarının elinde dolaşan haritaların İslâm dünyasının ürünü olduğunu söyledi. Halife El-Me'mun döneminde, Batlamyus'un haritasından istifade edilerek çizilen yeni haritanın çok büyük bir zihniyet değişikliği getirdiğini söyleyen Fuat Hoca, önce çizilen haritalarda yeryüzünün büyük bir kısmını karaların teşkil ettiği, okyanusların ise bu karaların içinde göl gibi kaldığı düşüncesi hâkimken; İslâm haritacılarının çizdiği haritalarda ise bunun tam aksine okyanusların çok büyük olduğu ve karaların ada şeklinde bu denizler tarafından çevrildiği anlayışının hâkim olduğunu anlatıyor. Akdeniz’in, Cebel-i Tarık'tan Suriye sahillerine kadar olan mesafesini az bir hata ile hesaplayan İslâm haritacılarının, Ekvator’un uzunluğunu bugünkü ile hemen hemen hiç fark olmayacak şekilde (40.000 km) tespit etmeleri akıl alacak gibi değildi. Dokuzuncu yüzyılın başlarında Halife El-Me'mûn, Bağdat'ta Beytü'l-Hikmet isimli bir Akademi ve ayrıca Bağdat ve Şam'da iki rasathane kurdurmuştu; bu müesseselerde Müslüman, Hıristiyan ve Musevî ilim adamları birlikte tercümeler ve çalışmalar yapmaktaydı. Me'mûn zamanında üç adet cebir kitabı yazılmıştı. Daha sonra El-Mâhânî geometrik bir problemi üçüncü dereceden bir denkleme çevirmiş, Ebû Ca'fer el-Hâzinî parabol kullanarak bu denklemi çözmüştü. Optik hususundaki çalışmalarıyla tanınan İbnü'l Heysem'in dördüncü dereceden bir denklemle çözdüğü problem ancak 19. yüzyılda anlaşılabilmişti.

Astronomi sahasında yapılanları anlamak ise, başlıbaşına bir gayret gerektiriyordu. Nitekim bu konuyu anlatırken, Fuat Hoca’nın enteresan bir yönünü keşfediyoruz. Fuat Hoca, ilk defa okuduğu bir kitabı anlayamadığı takdirde birçok kere okuduğunu, 20 kere okuduğu hâlde hâlâ anlayamadığı kitaplar olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyordu: “Eğer bir kitabı okuyup da anlamadıysam, onu hemen yanlış veya anlaşılmaz bir kitap deyip kenara atmıyorum. ‘Demek ki ben henüz bu kitabı anlayacak seviyeye gelmemişim.' deyip tekrar tekrar okuyorum, zîrâ bazı âletlere ait hususî tarif ve tâbirler bugün Arapça’da bile yok, çok hususî bir gayret istiyor. Bu kitaplardan çıkardığım ve hâlen ne olduğunu anlayamadığım 10-12 kadar âlet var. Onun için tekrar tekrar okumam gerekiyor.”

Fuat Hoca, bir ilim adamında bulunması gereken anlama aşkı ve gayreti, geçmişe karşı hüsn-ü zan ile yaklaşma edebi ve terbiyesi ile de bize örnek oluyordu. 9. yüzyılda, ileri matematik kullanılarak yapılan rasat ve ölçümlerle, Güneş ve Dünya arasındaki en uzak mesafenin bugün bilinenden bir saniye farkla tespit edilmesi ve zaman içinde değiştiğinin keşfi, ancak 17 yüzyılda Kepler'in tekrar ispatlamasıyla anlaşılabilmişti. Dünya ekseninin eğiminde, ekliptik düzlemine göre değişiklik olabileceği düşünülüp, bunu ispatlamak için Tahran'da bir rasathane kurulmuş, yapılan araştırmalar neticesinde bu eğim açısının devamlı olarak azaldığı ispatlanmıştı. Bu bilgi Batı'da ancak 19. yüzyılda tasdik edilebilmişti. Astronomi o kadar ileri gitmişti ki, insanların çoğu ceplerinde saat gibi usturlablar taşıyor, gezegenlerin hangi tarihte hangi burçta olacağını hesap edebiliyorlardı. Fuat Hoca da bizlere, o devir araştırmacılarının Güneş'in ve Ay'ın durumlarını gösteren takvim gibi kullandıkları çarklardan yapılmış âletleri, tıpkı bir çocuğun taze hevesi içinde gösteriyor.

13. yüzyılda yaşayan ve Orta Çağ Avrupa'sının en büyük matematikçisi olarak bilinen Pizalı Leonardo’nun, hayatının büyük kısmını İslâm ülkelerinde geçirmesi sebebiyle, oralardan aldığı kitapların tesirinde kalmış olması kuvvetle muhtemeldir. Ondan 200 yıl sonra yaşayan Leonardo da Vinci’nin çizdiği âlet, makine ve silâhlarla ilgili bilgilerin kaynağının da İslâm dünyasından olduğu, bugün bulunan önemli bazı Arapça kitapların İtalyanca tercümelerinden anlaşılmıştır.

Müslüman coğrafyacılar, başlangıç bilgilerini eski Yunan ve Hint'ten aldıkları Kürevî Trigonometriyi çok hızlı geliştirerek müthiş neticeler elde etmişlerdi. Fuat Hoca, Hint Okyanusu’nun, Sumatra ile Doğu Afrika sahilleri arasındaki Ekvator çizgisi genişliğinin bu sayede hesaplandığını; Bîrûnî'nin Gazne ile Bağdat arasındaki boylamları ve aralarındaki mesafeleri hesaplarken, iki sene boyunca 5.000 km’den fazla mesafe katederek 60 ayrı istasyondan yaptığı ölçümlerdeki çok küçük hataların ancak 19 ve 20. yüzyıldaki coğrafî çalışmalarla düzeltilebildiğini ve bugün bilinen matematikî coğrafyanın yüzde sekseninin Müslümanlar tarafından geliştirildiğini söylerken gözlerimiz yaşarıyordu.

11. yüzyılın ortalarında, Tunuslu bir tüccar olan ve daha sonra Constantinus Africanus adını alan kişinin, 25 kadar İslâm tıp kitabını alarak Salerno'da bir manastıra kapanıp tercüme ettiğini ve ne yazık ki, bu tercümeleri ya kendi adıyla veya Antik Yunanlıların adıyla yayımladığını öğrendik. Çalışkan, becerikli ve kurnaz İtalyanların, 17. yüzyıla kadar bütün İslâm eserlerini Sicilya adası ve Güney İtalya üzerinden Avrupa'ya taşıdıklarını fakat hep kendi isimleriyle yayımladıklarını üzülerek dinledik.

Câbir İbn-i Hayyan’ın başta kimya olmak üzere tabiî ilimlerin birçok dalında yaptığı çalışmalara, ayrıca Müslüman ilim adamlarının tıpta ortaya koyduğu büyük yeniliklere girmemiz bu yazı çerçevesinde mümkün olmadığı gibi, sadece şahısları ve eserlerinin isimlerini vermeye bile sayfalarımız yetmez.

Hocamıza bu büyük medeniyetin gelişmesinin altındaki en temel hususiyeti sorduğumuzda, son olarak şunları söyledi: “En birinci husus, İslâm'ın hoşgörüsüydü. Her milletten ve dinden insan bir arada bulunabiliyor ve geçmiş bilgi birikimini öğreten kim olursa olsun, onu İslâm dünyasına getirip, bilgiyi ondan çok hızlı şekilde öğreniyorlardı. Batı dünyasında çok büyük insanlardan bahsedilir, bunlar bilimde çığır açan dev şahsiyetler olarak takdim edilir, meselâ; Aristoteles, Batlamyus, Descartes ve Newton gibi. İnanın ki, bu gibi tiplerden İslâm dünyasında saymakla bitiremeyeceğimiz yüzlerce âlim var.”

Muhterem Fuat Hoca’mızın İslam’da Bilim ve Teknoloji isimli beş ciltlik eserinin Türkçeye kazandırılmasının çok büyük bir hizmet olacağı, basım imkânı güçlü olan yayınevlerine tanıtılabileceği, böyle hayırlı bir işin İslâm âlemindeki geri kalmışlıktan kaynaklanan eksiklik ve aşağılık kompleksinden kurtulmamızda büyük fayda sağlayacağı, bilim adamlarımıza büyük bir psikolojik destek olacağı.. gibi mülâhazalarla, Almanca ve Fransızca nüshalarından birer takım satın alıp yanından ayrıldık.

Daha sonra, 12 Nisan 2004'te Türkiye Bilimler Akademisi'nin organize ettiği ve konuşmacı olarak Fuat Sezgin Hoca'nın katıldığı konferansın metni elime geçti (TUBA Akademi Forumu, 29., İslâm Kültür Dünyasının Bilimler Tarihindeki Yeri) . Konferansın sonunda kendisine tevcih edilen Mûtezile hareketi, İmam Gazzalî ve Fatih devrinden sonra bilim ve teknolojide geri kaldığımız iddiaları gibi klâsik Türk aydınlarının sahip olduğu bakış açısıyla sorulan sorulara verdiği cevaplar, hocamıza olan hayranlık ve takdir hislerimin daha da artmasına vesile oldu. Fuat Hoca bu sorulara verdiği çok dengeli ve uzun cevaplarda özet olarak şunu söylüyordu: “Sizler onları (Mûtezile'yi) çok seviyorsunuz galiba, ben de onlara karşı düşmanlık duymuyorum. Onlara rasyonalist bir zümre denir, içlerinde büyük insanlar var; fakat gelişmekte olan bir medeniyetin bir tezahürü, bir parçası olarak görülmeli. Meselâ; Câbir ibn Hayyan gibi bir insan da çıkıyor, atomizmle uğraşıyorlar, tecrübeyle uğraşıyorlar falan; onu ne mübalağa edelim, ne de küçümseyelim. Yani o büyük İslâm medeniyetinin enteresan görünüşlerinden biri olarak değerlendirelim… İmam Gazzalî'nin İslâm medeniyetinin çöküşünde bir tesiri yoktur, bütün bunlar İslâm medeniyetinin büyüklüğü bilinmeden söylenmiş küçük şeylerdir… 16. yüzyılda bile matematik, fizik ve astronomide büyük gelişmeler vardı, siz onları bilmiyorsunuz, sadece okul kitaplarında öğretilen Fatih'ten sonra bir şey olmadı, anlayışı var. Bunu bir kelimeyle anlatayım, hakikaten Fatih’ten sonra bir yıpranma var, bu bütün medeniyetlerde olduğu gibi yavaş yavaş baş göstermiştir. Bunu Fatih devrine teşmil edemezsiniz, 15. yüzyılda bilimde Semerkant’tan, Hindistan’a kadar İslâm dünyası bir bütündü, fakat Osmanlılar hepsini temsil etmiyorlardı. Ayrıca genellikle sebeplerle neticeler karıştırılmaktadır.

Fuat Hoca’mızı bir derginin böyle altı sayfalık bir yazısı çerçevesinde değerlendirmek muhakkak ki, çok eksik ve kısa kalacaktır. Kurmuş olduğu enstitüsündeki çalışmaları, orijinal çizimlerden modellerini yaptırdığı teknolojik âletler müzesi, şaheser seviyesindeki kaynak kitapları ve her şeyden önce geçmişte devletimizin kendisine yaşattığı acılı günleriyle, bir roman muhtevasında ele alınacak bir şahsiyettir. Dileriz devletimiz veya sponsorluk yapabilecek zenginlerimiz sahip çıksın da, Frankfurt’taki İslâm Bilim ve Teknoloji Müzesi'nin bir kopyası yaptırılarak ülkemizde bir enstitü açılabilsin. Fuat Hoca sadece bir bina istiyor. İnşaallah ilgilenenler çıkar da, hem ülkemiz yeni nesillerine gösterecek bir müessese kazanır, hem de belki böylece Fuat Hoca’mıza borcumuzu ödemiş oluruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.